İBB Davası 73. Günde: Silivri'de Süreç Nereye Gidiyor?
414 sanıklı, 53 tutuklu İBB Davası 73. duruşma gününde Silivri'de sürüyor. Ekrem İmamoğlu'nun sanıklar arasında yer alması davayı çok daha karmaşık bir zemine taşıyor.
İçindekiler

414 sanık, 53 tutukluluk kararı ve aralarında bir cumhurbaşkanı adayının da bulunduğu bir dava. İBB Davası, 73. duruşma günüyle birlikte Türkiye'nin hem hukuki hem siyasi gündeminin tam merkezinde durmaya devam ediyor. Silivri Marmara Kapalı Cezaevi'nde inşa edilen yeni duruşma salonunda yürütülen bu yargılama, ölçeği ve niteliğiyle Türkiye yargı tarihinin en dikkat çekici dosyalarından biri olma özelliğini korumaktadır.
Davanın Ölçeği Sıradan Değil
Hukuki açıdan bakıldığında bu dava, usul yönetimi açısından başlı başına bir sorun alanıdır. 414 sanık demek, her biri ayrı ayrı korunması gereken savunma hakkı demektir. Her biri ayrı ayrı tebligat, ayrı ayrı müdafi, ayrı ayrı talep ve itiraz anlamına gelir. Ceza muhakemesinin olağan işleyişi içinde bu ölçekteki bir dosyanın yönetimi, tek bir mahkeme heyeti için ciddi bir kapasite meselesi haline gelir.
Kanunun öngördüğü yargılama ilkeleri, sanık sayısından bağımsız olarak geçerliliğini korur. Dürüst yargılanma hakkı, delillerin sanık ve müdafi tarafından incelenebilmesi, tanıkların çapraz sorguya tabi tutulabilmesi ve savunmanın her aşamada etkin biçimde kullanılabilmesi, bunların tamamı 414 sanık için de aynı standartla uygulanmak zorundadır. Yargılama süreci uzadıkça bu standartların fiilen ne ölçüde sağlandığı sorusu giderek daha meşru bir soru haline geliyor.
53 tutukluluğa ayrıca bakmak gerekir. Tutukluluk, hüküm öncesi özgürlükten yoksun kılmadır. Kanunun tutuklama koşulları bellidir: kuvvetli suç şüphesi, kaçma ya da delil karartma tehlikesi. Bu koşulların 73 günlük süreç boyunca, her tutuklanan sanık için, periyodik denetimlerde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu sayıda tutukluyla yürütülen bir yargılamada bu denetimin ne kadar titizlikle yapılabildiği, usul hukuku açısından cevaplanması gereken en kritik sorulardan biridir.
Silivri'deki Yeni Salon: Fiziksel Düzenlemenin Hukuki Anlamı
Duruşmaların Silivri Marmara Kapalı Cezaevi bünyesinde açılan yeni bir salonda yürütülmesi, salt lojistik bir tercih olarak değerlendirilemez. Aslında bu tercih, usul boyutunda ayrıca konuşulmayı hak eden bir meseledir.
Kamuya açıklık ilkesi, ceza yargılamasının temel güvencelerinden biridir. Duruşmaların fiziksel olarak nerede yapıldığı, bu ilkenin fiilen hayata geçirilip geçirilmediğini doğrudan etkiler. Cezaevi bünyesindeki bir salona erişim, adliye binasına erişimden yapısal olarak farklıdır. Avukatların, medyanın ve kamuoyunun süreci izleme kapasitesi bu fiziksel koşuldan doğrudan etkilenir.
Öte yandan 414 sanığın fiziksel olarak bir arada yargılanabilmesi için böyle bir mekanın seçildiği de bir gerçekliktir. Standart bir adliye duruşma salonu bu ölçekteki bir yargılamayı barındırabilecek kapasitede değildir. Ama bu pratik zorunluluk, kamuya açıklık ilkesinden vazgeçilmesinin gerekçesi olamaz; en azından bu gerilimin açıkça tartışılması gerekir.
Türkiye'de benzer büyük ölçekli davaların tarihine bakıldığında, mekan tercihlerinin yargılama atmosferini ve kamuoyu algısını belirgin biçimde etkilediği görülmüştür. Silivri'nin bu açıdan özellikli bir sembolik ağırlığı taşıdığı da yadsınamaz bir gerçektir.
İmamoğlu Meselesinin Hukuki Çerçevesi
Ekrem İmamoğlu'nun sanıklar arasında yer alması, davayı salt bir yargılama sürecinin ötesine taşımaktadır. Bu olgu, birden fazla boyutu olan ve her boyutunun dikkatle ayrıştırılması gereken bir durumdur.
Hukuki boyutu şudur: İmamoğlu, Anayasa'nın ve Ceza Muhakemesi Kanunu'nun öngördüğü güvencelerden yararlanan bir sanıktır. Masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı, müdafi yardımından yararlanma hakkı, bunların tamamı onun için de geçerlidir. Mahkumiyetle sonuçlanmadan önce hiçbir hukuki sonuç sanki kesinleşmiş gibi uygulanamaz.
Siyasi boyutu ise ayrıdır ve son derece ağırdır. İmamoğlu, söz konusu yargılama sürecinde aktif biçimde cumhurbaşkanlığı adaylığını sürdürmekteydi. Seçim döneminde bir adayın tutuklu sanık konumuna düşürülmesi, uluslararası hukuk standartları çerçevesinde siyasi haklar ve seçim özgürlüğü ekseninde ayrıca incelenmesi gereken bir meseledir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, yargılama süreçlerinin seçim özgürlüğüne fiili bir engel oluşturup oluşturmadığını titizlikle değerlendirmektedir.
Bu iki boyutun birbirine karıştırılması, hem savunuculara hem de eleştirmenlere eşit ölçüde zarar verir. Hukuki süreç kendi zeminine oturtularak değerlendirilmek zorundadır. Ama bu değerlendirme yapılırken bağlamın görünmez kılınması da mümkün değildir.
73 Gün: Uzun Soluklu Yargılamanın Sisteme Etkisi
73 duruşma günü, yargı sisteminin kapasite meselesini gözler önüne seren somut bir veridir. Bu süreçte sanıkların tutukluluklarının uzaması, müdafilerin dosyayı takip etmek için sarf etmek zorunda kaldıkları kaynak, kamuoyunun bilgilenme hakkı için gereken şeffaflık düzeyi ve mahkeme heyetinin iş yükü; bunların tümü birlikte değerlendirildiğinde uzun soluklu yargılamaların bir sistem sorunu olduğu açıkça ortaya çıkar.
Türk yargısında makul sürede yargılanma hakkı, Anayasa'da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde güvence altındadır. AİHM içtihadı bu hakkın ihlalini değerlendirirken davanın karmaşıklığını, başvuranın tutumunu, ilgili makamların davranışını ve başvuranın kişisel durumunu birlikte inceler. 414 sanıklı bu dava, karmaşıklık boyutuyla bazı gecikmeleri nesnel olarak açıklayabilir. Ama 53 tutuklu için bu gecikme, soyut bir usul meselesinden çok daha ağır bir anlam taşır: özgürlükten fiilen yoksun geçen her ek gün.
Burada sistem sorununa değinmek kaçınılmazdır. Türkiye'de büyük ölçekli yargılamalar için özel bir usul çerçevesi belirlenmemiştir. Hangi ölçekteki dava olursa olsun, uygulanan CMK aynıdır. Bu çerçevenin 414 sanıklı bir dosyayı yönetmek için yeterli olup olmadığı sorusu, siyasi yorumdan bağımsız olarak yargı reformu tartışmalarının gündemine alınmayı hak eden meşru bir sorudur.
İstanbul'un Yönetim Boşluğu ve Geleceği
Davanın doğrudan bağlantılı olduğu bir başka boyut daha vardır: İstanbul'un yönetimi. Türkiye'nin en kalabalık şehrinin ve en büyük ekonomik merkezinin başında yaşanan idari belirsizlik, günlük hayatı doğrudan etkileyen sonuçlar doğurmaktadır.
Kayyum atanması ya da seçilmiş belediye başkanının görevden uzaklaştırılması, salt idari bir karar değildir. Seçilmiş temsilciye verilen halk iradesinin fiilen askıya alınması anlamına gelir. İdare hukuku açısından bu tür tedbirlerin hukuki dayanağı, orantılılığı ve denetlenebilirliği son derece kritiktir. Anayasa Mahkemesi'nin bu konudaki içtihadı incelendiğinde, seçilmiş yerel yöneticilerin görevden uzaklaştırılmasının güvence altındaki hakları ne ölçüde etkilediğinin tartışıldığı görülür.
İstanbul yönetimi meselesi, yargılama sürecinin seyrinden bağımsız düşünülemez. Dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, yıllar içinde alınan idari kararların hukuki sonuçları ayrıca incelenecektir. Mahkemeler bugün bir karar verse bile, o kararın idari hukuk boyutundaki yansımaları çok daha uzun bir zaman dilimi içinde tartışılmaya devam edecektir.
Sürecin Bundan Sonrası
İBB Davası, ölçeği ve kapsamıyla Türkiye'de bir emsali bulunmayan yargılamalar arasında yer almaktadır. 73 günlük süre, ne başlangıç ne de sonuçtur; dava hâlâ aktif yargılama aşamasındadır. Önümüzdeki süreçte delil değerlendirmesi, tanık dinleme aşamaları ve savunma beyanları, heyetin programını doldurmaya devam edecektir.
Hukuk böyle işler: süreç tamamlanmadan, deliller heyetin önüne tamamen gelmeden ve savunmalar sunulmadan sonuca ilişkin hiçbir şey kesinleşmiş sayılamaz. Bu temel ilke, hem iddia hem savunma hem de kamuoyu için geçerlidir.
Ama bu ilkeyi kabul etmek, sürecin usul güvenceler açısından eksiksiz işlenip işlenmediği sorusunu görmezden gelmek anlamına gelmez. Aksine bu soru, hukuk devletinin bizzat kendisi adına sorulması gereken bir sorudur. 53 tutukluyu, 414 sanığı ve Türkiye'nin en büyük şehrinin yönetimini kapsayan bir süreçte bu sorudan kaçmak, hukuki sorumluluğu göz ardı etmek demektir.
Silivri'deki salon dolmaya devam ediyor. Süreç ilerliyor. Ama "ilerleme" tek başına yeterli bir ölçüt değildir; adil ve şeffaf biçimde ilerleme, asıl ölçüt budur.
Kaynaklar
Sıkça sorulanlar
414 sanıklı bir dosya neden usul hukuku açısından sorun oluşturmaktadır?
Her sanığın ayrı ayrı savunma hakkı, tebligat, müdafi, talep ve itiraz hakkı bulunmaktadır; bu durum tek bir mahkeme heyeti için ciddi kapasite meselesi haline gelmekte ve yargılama standartlarının fiilen uygulanabilirliğini sorgulanır hale getirmektedir.
İBB Davası neden Silivri Cezaevi bünyesindeki salonda yapılmaktadır?
Standart adliye duruşma salonları bu ölçekteki yargılamayı barındırabilen kapasitede olmadığı için cezaevi içinde yeni bir salon inşa edilmiştir; ancak bu pratik tercih kamuya açıklık ilkesinin fiilen hayata geçirilmesini yapısal olarak sınırlamaktadır.
53 tutukluluğun uzun sürmesi makul sürede yargılanma hakkıyla nasıl ilişkilidir?
Tutukluluğun devam etmesi her tutuklu için özgürlükten fiili yoksunluk anlamına gelmekte; karmaşık dosya yapısı gecikmeleri nesnel olarak açıklayabilse de bu, 53 kişinin her ek gün özgürlüksüz yaşadığı gerçeğini değiştirmemektedir.
Ekrem İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı adayı konumda tutuklu sanık olması neden özel bir mesele oluşturmaktadır?
Seçim döneminde bir adayın tutuklu konumuna düşmesi, masumiyet karinesi gibi hukuki haklardan ayrı olarak, seçim özgürlüğü ve siyasi haklar açısından uluslararası hukuk standartlarıyla uyumunun incelenmesini gerektirmektedir.
Türk yargı sisteminde büyük ölçekli davalar için neden özel bir usul çerçevesi bulunmamaktadır?
Makale bu konuya doğrudan cevap vermemekte, ancak 414 sanıklı İBB Davası'nın Ceza Muhakemesi Kanunu'nun yeterliliğini sorgulamayı gerekli kıldığını ve yargı reformu tartışmalarına dahil edilmesi gereken meşru bir soru olduğunu belirtmektedir.
Hukuk doktoru ve avukat. Tüm hukuk dallarında yazan, sert ve kesin üslubuyla tanınan köşe yazarı.
Tüm yazılarıBu makaleyi nasıl buldun?


