Pera Müzesi'nde Sonbahar: Cumhuriyet'in Fotoğrafları ve Soyutun Sınırları
Pera Müzesi'nin iki yeni sergisi, erken Cumhuriyet fotoğraf arşivini ve Frank Bowling'in 60 yıllık soyut dünyasını aynı çatı altında buluşturuyor.
İçindekiler

Bir müzenin aynı anda hem bir ülkenin belleğini hem de bir sanatçının altmış yılı aşan iç dünyasını sahneye çıkarması az rastlanan bir şey. Pera Müzesi bu sonbahar tam da bunu yapıyor ve bu eşzamanlılığın kendisi bence en az sergilerin içeriği kadar konuşulmayı hak ediyor.
İstanbul'un merkezinde, Tepebaşı'nın o her zaman biraz gizemli kalan sokağında bir müze düşünün: bir kata indiğinizde erken Cumhuriyet İstanbul'unun basın fotoğraflarıyla karşılaşıyorsunuz, başka bir katta ise Guyana doğumlu Britanyalı sanatçı Frank Bowling'in renkle yürüttüğü uzun, çetin, bazen de şiirsel iç savaşa tanık oluyorsunuz. İki evren, dönem olarak da coğrafya olarak da birbirinden uzak. Ama Pera bunları aynı çatı altında programlamayı seçmiş. Ve bu seçim, tesadüf değil, bir editoryal tutum.
Arşivin Görünmez Katmanları
"Cumhuriyetin Kamera Arkası" sergisinin en çarpıcı yanı, başlığında saklı: kamera arkası. Yayımlanmamış, arşivlerde pek rastlanmayan basın fotoğrafları. Yani gazetelerin o dönemde seçip basmadığı kareler. Editörün elediği, muhtemelen "fazla sıradan" ya da "yeterince temsili değil" diye bir kenara bıraktığı anlar.
Burada şunu sormak gerekiyor: Bir dönemin resmi imgesi neye göre kurulur? Kim seçer, kim dışarıda bırakır? Cumhuriyet'in ilk yıllarına ait görsel bellek büyük ölçüde kasıtlı bir seçkinin ürünüdür; ilerlemeci bir anlatının ihtiyaç duyduğu karelerin öne çıkarılması, geri kalanların arşivin derinliklerine gömülmesiyle oluşur. Bu sergi, o gömülü olanı gün yüzüne çıkarıyor.
Tarihsel fotoğrafa baktığımda her zaman iki şeyi aynı anda görmeye çalışırım: çerçevenin içindekini ve çerçevenin dışında kalanı. Basın fotoğrafçısı objektifini neye doğrultmuş, ama asıl soru şu: o gün oraya gittiğinde neyi görmek istemişti? Ya da daha doğrusu, yayınlayacak gazete neyin görülmesini istiyordu? "Cumhuriyetin Kamera Arkası" tam da bu soruyu sorma cesareti gösteriyor. Arşivin görünmez katmanlarına inmek hem tarihsel hem de estetik bir eylem; çünkü o katmanlar bize tarih kadar fotografik dilin kendisi hakkında da bir şeyler söylüyor.
Erken Cumhuriyet İstanbul'u görsel olarak son derece işlenmiş bir dönem. Ama işlenmiş olması, tam anlamıyla bilindiği anlamına gelmiyor. Aksine, sık görünen bir imge ne kadar çok tekrarlanırsa, ardındaki gerçekliği o kadar siler. Bu sergi, yayımlanmamış fotoğraflarla o silme eyleminin bir kısmını geri almaya çalışıyor. Gözümüz gibi saklasak yetmez bunu, cidden.
Bowling'in Altmış Yılı
Öte yanda, "Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım." Başlıktaki o gerilim kasıtlı tabii. Yaratım ve yıkım, birbirinin karşısına konulmuş iki eylem değil; Bowling için her zaman aynı jestin iki yüzü olmuş.
Bowling, 1960'lardan bu yana resim yapıyor. Altmış yılı aşkın bir üretim. Bu kadar uzun süre tuval başında kalmak, aynı sorularla boğuşmak ya da tam tersi, aynı soruları her on yılda bir yeniden sormak, başlı başına düşündürücü bir şey. Bir sanatçı onlarca yıl boyunca kendi dilini nasıl dönüştürür? Neleri korur, nelerden vazgeçer?
Bowling'in cevabı renk ve akış üzerinden geliyor. Boyayı tuval üzerine döküyor, akıtıyor, bir anlamda kontrolü bırakıyor ve sonra o akışa müdahale ediyor. Şans ile niyet arasındaki bu dans, soyut sanatın en kadim sorularından birine taze bir bakış açısı sunuyor: sanatçı ne kadar kontrol eder, ne kadarını bırakmak zorundadır? Çünkü soyutlamada "bırakmak" da bir karar, hatta bazen en zor karar.
Serginin Francis Bacon ve Victor Willing yapıtlarını Bowling'in eserleriyle buluşturması da bu soruyu derinleştiriyor. Bacon'ın figürleri deforme ederek ulaştığı o karanlık psikolojik yoğunluk, Bowling'in renk sarmallarıyla oluşturduğu neredeyse coşkulu enerjiyle aynı mekânda soluk alıyor. İki yaklaşım yüzey olarak birbirinden çok uzak görünüyor. Ama altında benzer bir gerilim var: biçimi zorlamak, onu kırmak, onun içinden başka bir şey çıkarmaya çalışmak. Sanatın en güzeli burada, tam da bu görünmez ortaklıklarda.
Belge ile Soyutlama Arasındaki Gerilim
İki sergiyi bir arada okumak, beni başka bir soruya götürüyor: fotoğraf gerçeği sabitler mi, resim onu özgür mü kılar?
İlk bakışta cevap kolay gibi görünüyor. Fotoğraf belgesel, resim yorumsal. Ama o kadar basit değil. "Cumhuriyetin Kamera Arkası" sergisi bize tam da bunun ne kadar yanıltıcı bir ayrım olduğunu gösteriyor. Basın fotoğrafı da seçer, çerçeveler, kurgular. Bir karenin içinde ne varsa bilinçli ya da bilinçsiz alınan kararların ürünüdür. Bu açıdan fotoğraf da bir yorum, bir düzenleme, hatta zaman zaman bir manipülasyon.
Öte yandan Bowling'in renkli akışlarına bakınca, orada da gerçeğin izlerini görüyorsunuz. Yüzey altında Karayip renkleri, göç deneyimi, ırkçılıkla hesaplaşmanın izi var. Soyut gibi görünen şey, aslında son derece somut bir yaşamdan sızan bir şey. O anlamda resim de belgeler, ama başka bir dille.
Belki de soruyu yanlış kuruyoruz. Belge ve soyutlama karşı kutuplar değil, aynı gerçeği farklı giriş kapılarından yakalamaya çalışan iki yöntem. Fotoğraf onu dondurur, resim onu eritir. İkisi de kendi sınırlarında çalışır ve o sınırları zaman zaman aşmaya çalışır. Pera'nın bu iki sergiyi aynı anda sunması, bu gerilimi görünür kılıyor ve izleyiciyi de bu soruyla baş başa bırakıyor.
Kurumsal Bir Tutumun İzleri
Pera Müzesi'nin programlama anlayışı hakkında bir şeyler söylemek gerekiyor, çünkü bu iki serginin eşzamanlı açılması rastlantısal değil.
Yıllar içinde Pera, Türkiye sanat hayatında kendine özgü bir yer edindi. Ne tamamen yerel bir perspektife kapandı ne de uluslararası arenayı Türkiye gerçeğiyle ilişkilendirmeyi ihmal etti. Bu ikili denge kolay değil. Bir yanda Osmanlı koleksiyonları, Türk sanat tarihi, ulusal bellek. Öte yanda çağdaş dünya sanatına açılan kapılar. Bu sonbahar programı da o dengeyi gösteriyor: bir sergi Cumhuriyet hafızasına inerken, diğeri Guyana'dan Londra'ya uzanan bir sanatçının altmış yıllık yolculuğunu getiriyor.
Bu eşzamanlılıkta bir anlam üretimi var. Müze, "yerel ve uluslararası" ikiliğini aşıyor ve şunu söylüyor gibi: hem kendi belleğimize sahip çıkabiliriz hem de dünyanın başka köşelerinden gelen seslerle diyalog kurabiliriz. Bu iki eylem birbirini dışlamıyor, aksine besliyor.
Türkiye'de kültür kurumlarının üstlendiği rol her dönemde tartışma konusu olmuştur. Bir müze salt bir sergileme mekanı mı, yoksa anlam üreten, sorular açan, toplumsal belleği hem koruyan hem de sorgulayan bir alan mı? Pera bu sonbaharda ikinci seçeneğe daha yakın duruyor. Bunu kaçırmayın, cidden.
Sonunda Ne Kalıyor?
İki sergiyi de gezdikten sonra insanın zihninde belirli bir kalıcılık bırakmalarını bekliyorum. Çünkü ikisi de yüzeyde durmuyor.
"Cumhuriyetin Kamera Arkası" sizi şunu sormaya itiyor: şu an gördüğümüz imgeler, yaşadığımız dönemin gerçeğini mi yansıtıyor, yoksa birinin seçtiği, düzenlediği, sunduğu bir versiyonunu mu? Dijital çağda bu soru hiç olmadığı kadar yakıcı. Her gün binlerce fotoğraf akıyor önümüzden ve her biri bir seçimin, bir çerçevelemenin ürünü.
Frank Bowling ise şunu soruyor: bir sanatçı onlarca yıl boyunca aynı tutkuyla nasıl devam eder? Neyi bulduğunu sanarken aslında neyi hâlâ aradığını fark eder mi? Sanatın en güzeli burada da belki: altmış yılın sonunda hâlâ sorular soran, hâlâ bırakmayı öğrenmeye çalışan bir ressam.
Pera Müzesi bu sonbahar iki ayrı kapı açıyor. Birine girerken tarih ve bellek içinizi doldursa da, öbüründe renkle hafifleyebilirsiniz. Ya da tam tersi. İşte böyle oluyor bu, daha neler neler var.
Kaynaklar
Sıkça sorulanlar
"Cumhuriyetin Kamera Arkası" sergisi neden önemli?
Gazetelerde yayımlanmayan, arşivlere gömülen fotoğraflar aracılığıyla resmi Cumhuriyet imgesiyle kurgulandığını ve hangi görsellerin dışlanmış olduğunu gösterir. Böylece tarihsel belleğin tamamen tarafsız olmadığını ve editöryal seçimlerin nasıl bir dönemin görsel hafızasını şekillendirdiğini sorgulatır.
Frank Bowling için yaratım ve yıkım ne anlama geliyor?
Bowling, boyayı tuval üzerine dökerek kontrolü bırakıyor, sonra o akışa müdahale ediyor. Bu şans ile niyet arasındaki dans, biçimi zorlamak ve onun içinden başka bir şey çıkarmaya çalışmak demektir. Altmış yılı aşkın sanatsal pratikte bu gerilim hiç durmuyor.
Belge ve soyutlama arasında nasıl bir ilişki vardır?
Yazara göre bu ikisi karşı kutuplar değil, aynı gerçeği farklı giriş kapılarından yakalamaya çalışan iki yöntemdir. Fotoğraf gerçeği dondurur, resim onu eritir. Bowling'in soyut renkli çalışmalarında bile Karayip renkleri ve yaşam deneyimi gibi somut izler vardır.
Pera Müzesi'nin bu iki serginin eşzamanlı açılması ne ifade ediyor?
Müzenin yerel bellek ve uluslararası sanat arasında bir denge kurduğunu ve bu ikili seçeneğin birbirini dışlamadığını gösterir. Böylece kültür kurumunun salt sergileme mekanı değil, anlam üreten ve sorular açan bir alan olduğunu kanıtlar.
Sanat ve kültür yazarı. Tiyatro perdesi kadar çok katmanla, müzik akoru kadar titizle hayata bakar.
Tüm yazılarıBu makaleyi nasıl buldun?


