İçeriğe geç

Bir Resmin Önünde Durmak: Sessizliğin Bize Söyledikleri

Bir tablonun karşısında durup kalmak neden salt estetik değil, zihnin kendisiyle yüzleşme anıdır? Sanat felsefesi ve estetik üzerine.

İçindekiler
Sesli okuma0:00 / —:—
Sanat galerisinde, turuncu çizgili kırmızı ceketteki kişi siyah tezgahta oturarak duvar fotoğraflarını izliyor.

Bazen tam da beklemediğiniz bir anda olur. Müzede koridorda yürürken, bir kitabevinin vitrinindeki reprodüksiyona bakarken, ya da başka bir şey için girdiğiniz bir galeride. Ayaklarınız durur. Siz durdurmadınız onları, öyle oldu. Gözünüz bir resme takılmış, gerisini bedeniniz halletmiştir. Ve orada, o eserin karşısında, ne kadar kaldığınızı bile bilmezsiniz.

Bu anı daha önce yaşadıysanız ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur. Yaşamadıysanız, belki de henüz o resimle karşılaşmadınızdır.

O Duraklama Neyin Sorusudur?

İlk sorum her zaman şu oluyor: Neden bu resim? Müzede yüzlerce eser var, hepsinin yanından geçip gittiniz. Bu tabloya ne oldu da duraksadınız?

Bunu gerçekten düşünmek gerekiyor çünkü cevap hiç de basit değil. Renk mi çekti sizi, kompozisyon mu, yoksa orada tasvir edilen şeyin içinizdeki bir şeyi tetiklemesi mi? Çoğu zaman bunu kendiniz de bilemiyorsunuz. Duruyorsunuz ve durduğunuzu ancak durduğunuzda fark ediyorsunuz.

Aslında bu duraklama anı bir cevap değil, tam anlamıyla bir sorudur. Zihin bir şeyle karşılaştığında tanımlayamadığı ama görmezden de gelemediği o eşikte askıya alınır. Felsefede buna bazen "estetik deneyim" deniyor; ama bu terim, yaşanan şeyin ağırlığını taşımakta zorlandığı için beni her zaman biraz rahatsız etmiştir. Çünkü o an, kurumsal bir kategoriye sığdırılmaya direniyor.

Hem Senin Hem Herkesin Hissi

Şunu çok düşünmüşümdür: Bir resmin karşısında yaşadığım şey derinliklerine kadar bana ait bir şeyken, aynı resim başka insanlarda da aynı çarpılmışlığı nasıl yaratıyor? Bu paradoks beni yıllardır meşgul ediyor.

Estetik deneyim, hem derinden kişisel hem de tuhaf biçimde evrensel bir şeydir. İkisi aynı anda nasıl var olabilir? Bir tablo size annenizi hatırlatıyor, başkasına bambaşka bir şey çağrıştırıyor; ama ikiniz de önünde duraksıyorsunuz. Yaşadığınız deneyimin içeriği farklı, ama yapısı aynı. Sanki dil farklı ama duygu aynı.

Bu noktada sanat felsefesinin en ilginç tartışmalarından biri devreye giriyor. Immanuel Kant'ın "estetik yargı" meselesi, yani güzelliğin öznel mi nesnel mi olduğu sorusu, yüzyıllardır yanıtsız dolaşıyor. Kant bu soruyu ne tam öznel ne tam nesnel diyerek bir yere bağlamaya çalışmış. Beğeni yargısı bireyseldir ama aynı zamanda evrensel bir onay bekler; bu yüzden "güzel" dediğimizde aslında "herkesin güzel bulması gerekir" diye ima ediyoruz. Müzede o resmin önünde başkasına dönerek "bakıyorum, değil mi?" demek tam da bu yüzden doğal geliyor.

Ama Kant bu açıklamayı ne kadar toplarsa toplasın, içimdeki o şeyi tam karşılamıyor yine de. Çünkü sanat deneyimi bazen Kantçı her türlü çerçeveyi kırıyor.

Sözcük Gerektirmeyen Bir Dil

Bir resim size bir şey söyler. Bunu herkes bilir, ama nasıl söylediğini açıklamak için kelime bulmak güçtür. Aslında belki de bulmak zorunda değiliz.

Görsel kültür, dilin devreye girmeden önce işleyen bir iletişim sistemidir. Sanatçı hiçbir şey yazmamıştır tablonun üzerine. Renk, biçim, ışık ve gölge; bunlar kendi başlarına anlatıyor. Bu dilin kuralları hiçbir ders kitabında yazmaz, öğrenmeden öğrenirsiniz onu. Çocukken de resmin karşısında dururdunuz, değil mi? Kimse size "şimdi dayan ve hisset" dememişti.

Ernst Gombrich, görsel algı üzerine yazdıklarında gözün ne kadar eğitimli olduğunu, beklentilerle nasıl şekillendiğini anlatır. Biz bir tabloya bakarken düz bir yüzeye bakmıyoruz; derinlik, hareket, zaman ve his görüyoruz. Bu tamamen zihinsel bir inşa. Gözleriniz ipuçları toplar, beyin o ipuçlarından bir dünya kurar.

Ama bu mekanizmanın ötesinde bir şey var. Teknik açıklama bittiğinde geriye kalan şey. Ressam Francis Bacon bir keresinde "resmin bilgiye değil, sinir sistemine doğrudan konuştuğunu" söylemişti. Bu cümleyi ilk okuduğumda içimden "işte bu" dedim. Kelimeler olmadan, kavramlar olmadan, doğrudan bir yere çarpıyor.

Felsefe ve Psikoloji Bu Sessizliği Çözmeye Çalışmış

Sanat deneyimini açıklamak için yüzyıllardır çabalanıyor. Ve dürüst olmak gerekirse, tam anlamıyla hiçbiri başaramamış. Bu bir başarısızlıktan çok, belki konunun doğasından kaynaklanıyor.

Felsefe tarafından bakınca: Aristoteles'in katharsis kavramı, izleyicinin tragedya karşısında yaşadığı arınmayı açıklar. Bu yalnızca tiyatro için değil, herhangi bir sanat deneyimine uygulanabilir. Bir resim de sizi arındırabilir; içinizdekini dışarıda görünce, içinizdeki biraz hafifleyebilir. Ama katharsis yalnızca bir çeşit deneyimi açıklıyor; tüm estetik anlara yanıt veremiyor.

Schopenhauer'a göre ise sanat, bizi istemenin zincirinden geçici olarak kurtarır. Dünyayı arzularımız ve korkularımız aracılığıyla değil, saf bir seyir haliyle gördüğümüz nadir andır bu. O resmin önünde durduğunuzda, o an için sadece bakıyorsunuzdur. Ne geçmiş ne gelecek, ne endişe ne hesap. Sadece o resim ve siz. Buna inanmak istedim uzun süre.

Psikoloji ise konuya başka yerlerden girmiş. Mihaly Csikszentmihalyi'nin "akış" (flow) kavramı, derin bir konsantrasyon anında zamanın nasıl eridiğini anlatır. Bir resmin karşısındaki o bilmeden geçirilen dakikalar, tam da bu hale benziyor. Resmin içine girmişsinizdir, çıkmak için bir neden yoktur.

Nöropsikoloji de bu alana dahil olmuş son on yıllarda. Ayna nöronlar, estetik tepkinin beyin mekanizmaları... Fırçanın tuval üzerindeki hareketini gördüğümüzde, beynimizin bir kısmı sanki o hareketi biz yapıyormuşuz gibi tepki veriyor. Sanatçıyla aramızdaki mesafe, kendi sandığımızdan çok daha az.

Ama bütün bu açıklamaların hepsinde bir "ama" var. Hiçbiri tüm hikayeyi anlatmıyor. Çünkü o duraklama anı, açıklandıkça biraz kaçıyor içimizden.

İçinden Geçip Sizi Değiştiren Şey

Şimdi asıl meseleyip değineceğim noktaya geliyorum: O karşılaşma sizi değiştiriyor mu?

Bunu bilmek çok zor. Çünkü değişim, fark etmeden oluyor. Bir resmin önünde beş dakika kaldınız, sonra gideceğiniz yere gittiniz, günlük hayatınız devam etti. Ama haftalarca sonra, bambaşka bir bağlamda, o resimdeki bir rengi ya da figürü hatırlıyorsunuzdur. Ya da daha önemsiz, daha gizli bir şey: o andan sonra dünyaya bakarken bir şey hafifçe kaymış.

John Berger, "Görme Biçimleri"nde görmekle bilmek arasındaki ilişkiyi irdeler. Bir şeyi gördüğümüzde sadece dış dünyayı kaydetmiyoruz; onu yorumluyoruz, onu var olan her şeyle ilişkilendiriyoruz. Bir resmi görmek de böyle. O sahnede olmak sizi değiştiriyor, değiştirdiğini bile söylemeden.

Bu yüzden sanat müzelerini, galerileri, sergi alanlarını önemsiyorum. Bazen bunu kaçırmayın, cidden diyorum ama bunun arkasında ciddi bir gerekçe var. O mekanlar, hayatın normalleştirilmiş temposunu kesen, sizi durdurmaya zorlayan nadir yerler. Şehrin gürültüsünden değil, kendi zihninizdeki gürültüden bir an olsun uzaklaşmanın mekânları.

Ve belki en önemlisi şu: Bir resmin önünde durmak, bir cevap aramak değildir. O durma hali başlı başına bir şeydir. Soruyla kalmayı öğrenmektir. Çözülemeyen, tanımlanamayan bir şeyle oturmayı becerebilmektir. Bunu günlük hayatta nadiren yapıyoruz çünkü her şeyin hızlıca anlamlı hale gelmesini, kategorize edilmesini, kapatılmasını bekliyoruz.

Resim o kapanmayı reddeder. Ve bu tam da onun bize verdiği en büyük şeydir.

Bir dahaki sefere bir eserin önünde duraksadığınızda, acele etmeyin. Ayaklarınız zaten durmuştur; gerisini izleyin sadece.

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

Neden bazı resimler bizi duraksatırken diğerleri geçiştirilir?

Müzede yüzlerce eser olsa da, bizi duraksatan resim, renk, kompozisyon ya da tasvir ettiği şeyin içimizdeki bilinçsiz bir şeyi tetikler; fakat bu tetikleyici faktörü çoğu zaman biz kendimiz bile bilemeyiz. Duruklama anı tam anlamıyla zihnin tanımlayamadığı ama görmezden gelemediği bir deneyimdir.

Estetik deneyim nasıl hem kişisel hem de evrensel olabilir?

Bir tablo size annenizi hatırlatırken başkasına bambaşka bir şey çağrıştırabilir, ancak her iki kişi de resmin önünde duraksar. Yaşadığınız deneyimin içeriği farklı olsa da yapısı aynıdır ve Kant'a göre beğeni yargısı bireyseldir fakat aynı zamanda evrensel onay bekler.

Bir resim neden kelime kullanmadan anlamını iletebilir?

Görsel kültür, dilin devreye girmeden önce işleyen bir iletişim sistemidir ve renk, biçim, ışık ile gölge kendi başlarına anlatır. Ressam Francis Bacon'ın deyimiyle resim, bilgiye değil sinir sistemine doğrudan konuşur; hiçbir ders kitabı olmadan öğrenenebilir bu dili.

Bir resmin karşısındaki deneyim bizi gerçekten değiştirir mi?

Değişim fark edilmeden oluşur; haftalarca sonra o resimdeki bir rengi ya da figürü hatırlayabiliriz ya da daha gizli şekilde, dünyaya bakarken bir şey hafifçe kaymış olur. John Berger'e göre bir şeyi gördüğümüzde sadece dış dünyayı kaydetmeyiz, onu yorumlayıp var olan her şeyle ilişkilendiririz.

Sanat müzeleri ve galeriler neden önemlidir?

Bu mekanlar, hayatın normalleştirilmiş temposunu kesen ve sizi durdurmaya zorlayan nadir yerlerdir. Şehrin gürültüsünden değil, kendi zihninizdeki gürültüden uzaklaşmanın ve soruyla kalmayı öğrenmenin mekânlarıdır.

Etiketler

Aylin Kutsay

Yazar

Aylin Kutsay

Sanat ve kültür yazarı. Tiyatro perdesi kadar çok katmanla, müzik akoru kadar titizle hayata bakar.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş