Maltepe'de Çöken Bina: Enkazın Altındaki Sorular Hep Aynı Kalıyor
Maltepe'deki bina çöküşü yalnızca yapısal bir kaza değil; İstanbul'un onlarca yıllık denetim açıklarının ve sorumluluk muğlaklığının somutlaşmış halidir.
İçindekiler

İstanbul Maltepe'de yedi katlı bir binanın alt katlarının çökmesi, olay yerine koşan arama kurtarma ekiplerinin yoğun çabasıyla gündemin merkezine oturdu. Anlık haber trafiği, insanların akıbetine dair meşru bir kaygıyla dolup taşarken, çöküşün ardındaki sistematik soruları sormak için ya yanlış zaman ya da yanlış zemin bulunur her seferinde. Oysa böyle olayları yalnızca trajedi başlığı altında çerçevelemek ve soruşturma haberini bekleyip geçmek, tekrarlayan bir döngüye ortak olmaktan başka bir şey değildir.
Maltepe çöküşü, salt bir yapısal kaza olarak okunamaz. Aslında sorun çok daha derindedir: bu olay, İstanbul'un onlarca yıldır biriktirdiği kentsel denetim açıklarının, sorumluluk muğlaklığının ve kurumsal hafıza yitiminin yeniden somutlaşmış bir ifadesidir.
Alt Katlar Neden Göçer?
Teknik açıdan değerlendirildiğinde, yedi katlı bir yapının alt katlarından çökmesi son derece kritik bir mühendislik bulgusuna işaret eder. Üst katlar henüz ayaktayken zemin ya da bodrum düzeyinin göçmesi, yapının bütününe yayılmış bir yükü taşıyacak kapasitede olmadığını, ya da zamanla bu kapasitesini yitirdiğini gösterir. Zemin zayıflığı, kolon-kiriş bağlantılarındaki bütünlük kaybı, izinsiz veya denetimsiz tadilat, zemin kat kullanımının değiştirilmesi ve taşıyıcı elemanlara yapılan müdahaleler, bu tür çökmelerin bilinen teknik öncülleri arasındadır.
İstanbul özelinde bu faktörlere bir de kentsel baskıyı eklemek gerekir. Şehrin büyük bölümünde, onlarca yıl boyunca izinsiz ya da yetersiz denetimle inşa edilmiş yapılar, sonraki dönemlerde imar aflarıyla kayıt altına alınmış; ancak altta yatan yapısal sorunlar hiçbir zaman gerçek anlamda çözüme kavuşturulamamıştır. Alt katların çöküşü bu bağlamda okunduğunda, ortada yalnızca tek bir binanın sorunu olmadığı açıkça görülür.
Denetim Mekanizmaları Nerede Durur?
Türkiye'de bina yapım ve denetim süreci, kağıt üzerinde belirgin bir hukuki çerçeveye sahiptir. Yapı ruhsatı, teknik denetim, iskan belgesi gibi aşamalar teorik olarak her yapının yasal zorunluluklar karşılanmadan kullanıma açılmamasını güvence altına alacak biçimde tasarlanmıştır. Uygulamada ise bu zincirin her halkası kırılgandır.
Yapı denetim sistemi, Türkiye'de birden fazla reform denemesinin ardından bugünkü haline getirilmiştir. Yapı denetim kuruluşları ruhsat aşamasından iskan belgesine kadar geçen süreçte teknik sorumluluk üstlenir; ancak bu kuruluşların bağımsızlığı ve etkinliği, sistemin kağıt üzerindeki vaadiyle örtüşmemektedir. Denetim şirketi ile müteahhit arasındaki mali ilişki, yapıyı yaptıran ile denetleyen arasında yapısal bir çıkar çatışması yaratır ve sorumluluğun fiilen kimin üzerinde kaldığını belirsizleştirir.
İstanbul özelinde sorun daha da keskin biçimde ortaya çıkar. Binlerce ruhsatlı yapının yanı sıra, önceki dönemlerde yasal statüye kavuşturulmuş ama hiçbir zaman gerçek teknik denetime tabi tutulmamış dev bir stok mevcuttur. Bu yapıların büyük çoğunluğunda standartların fiilen karşılanıp karşılanmadığı, saha denetimleri yetersiz kaldığında belirsizliğini korumaya devam eder.
Sorumluluğun Muğlaklığı
Böyle bir çöküş yaşandığında sorumluluk tartışması kaçınılmaz olarak başlar. Belediye mi, yapı denetim kuruluşu mu, müteahhit mi, yoksa mal sahibi mi sorumludur? Bu soruların yanıtı, Türkiye'deki mevcut kurumsal düzenlemede çoğunlukla net bir çerçeveye oturtulamaz; çünkü sistemin tasarımı sorumluluk çakışmasına elverişlidir.
Belediyeler, imar ve ruhsat sürecinin temel yöneticisi konumundadır. İstanbul gibi büyükşehirlerde ilçe belediyeleri bu yetkiyi bizzat kullanır. Ancak ilçe belediyesinin teknik kapasitesi, sahada fiili denetim yapabilmek için her zaman yeterli değildir. Siyasi döngülerle birlikte değişen yönetim kadroları kurumsal sürekliliği sekteye uğratır; bugün yapılan denetimin yarın kimin dosyasında olduğu belli olmaz.
Yapı denetim kuruluşları teorik olarak belediyeden bağımsız işlemeli, ancak sistemin bütününe entegre olmalıdır. Uygulamada bu entegrasyon, bilgi paylaşımı ve kayıt tutma açısından ciddi boşluklar barındırır. Bir yapıyla ilgili kritik bir teknik bulgu, ilerleyen yıllarda hukuki soruşturma aşamasına gelinene kadar hiçbir karar mekanizmasında iz bırakmadan kaybolabilir.
Müteahhitler ve mal sahipleri arasındaki sorumluluk sınırı ise özellikle uzun yıllar önce inşa edilmiş yapılarda adeta yok olur. Binanın özgün müteahhidinin bugün varlığını sürdürüp sürdürmediği, yasal takibinin mümkün olup olmadığı, yapı denetim aşamasındaki belgelerin eksiksiz korunup korunmadığı gibi sorular, hesap verebilirlik mekanizmasını başından itibaren işlevsiz kılar.
Kentsel Stokun Gözden Kaçan Ağırlığı
Bunu görmezden gelmek imkansızdır: İstanbul'un büyük bölümü, deprem riski ve kentsel dönüşüm tartışmaları ışığında defalarca gündeme gelmiş olmasına karşın, yapı güvenliği açısından sistematik biçimde taranmamış bir stokun üzerinde oturmaktadır. Kentsel dönüşüm yasaları bu sorunu çözmek için bir çerçeve sunmuştur; ancak uygulamanın hızı ve kapsamı, riskin büyüklüğüyle kıyaslandığında yetersiz kalmaktadır.
Yıllarca saha çalışmalarından öğrendim ki deprem sonrası yapı güçlendirme ya da yenileme programları, çoğunlukla ani bir kriz atmosferinde ivme kazanır; ardından gündem kayar, bütçe öncelikleri değişir ve süreç yarım kalır. Bu döngüsel yapı, kentsel dönüşümü gerçek anlamda sistematik bir programa değil, siyasi konjonktüre duyarlı bir uygulamaya dönüştürür.
Maltepe çöküşü bu bağlamda yalnızca o binanın değil, söz konusu daha geniş tablonun da bir parçasıdır. Şimdi sorulması gereken şudur: bu çöküş, İstanbul genelinde yapı güvenliğine ilişkin kapsamlı ve bağlayıcı bir envanter çalışması başlatmak için somut bir eşik oluşturacak mıdır, yoksa soruşturma dosyaları arasında kaybolup gidecek midir?
Arama Kurtarmanın Ötesi
Olay yerine sevk edilen ekiplerin sahada gösterdiği çaba, acil müdahalenin ne denli örgütlü yürütülebildiğini bir kez daha ortaya koydu. İstanbul'un arama kurtarma kapasitesi, özellikle son yıllardaki deneyimler ve altyapı yatırımlarının birikimi sayesinde güçlenmiştir. Bu gerçeği teslim etmek gerekir.
Ancak arama kurtarma kapasitesi, önlenebilir çökmelere karşı kalıcı bir güvence değildir. Müdahalenin etkinliği olayın sonuçlarını hafifletir; olayın nedenleriyle yüzleşmez. Kurumsal hafıza yitirilirse, her yeni çöküş aynı başlangıç noktasından yeniden keşfedilmek zorunda kalınan bir soruya dönüşür.
Tablonun tamamını görmek gerekirse, yapı güvenliğinin denetim boyutu kriz anlarında değil, kriz öncesinde belirleyicidir. Denetim mekanizmalarına yatırım yapmak, teknik kapasite oluşturmak ve sorumluluk zincirini muğlaklıktan kurtarmak, reaktif değil önleyici bir kurumsal tutumu zorunlu kılar. Bu tutumun benimsenmesi ise anlık gündem baskısı altında şekillenen siyasi iradeden bağımsız, kalıcı bir kurumsal kararlılık ister.
Maltepe'de çöken bina, enkaz altındaki insanlarla birlikte çok daha büyük bir soruyu da gün yüzüne taşıdı: İstanbul'daki yapı güvenliği denetimi, reaktif müdahale döngüsünden çıkıp gerçek anlamda önleyici bir sisteme ne zaman dönüşecektir? Bu soruya enkazın temizlenmesinin ardından da yanıt aranmasını sağlamak, yalnızca ilgili kurumların değil, kamuoyunun da sorumluluğudur.
Sıkça sorulanlar
Yedi katlı bir binanın alt katları neden çöker?
Zemin zayıflığı, kolon-kiriş bağlantılarındaki bütünlük kaybı, izinsiz tadilat, zemin kat kullanımının değiştirilmesi veya taşıyıcı elemanlara yapılan müdahaleler yapının taşıyıcı kapasitesini azaltabilir. Üst katlar ayaktayken zemin düzeyi çökerse, yapı bu yükleri taşımaya artık muktedir değildir.
Türkiye'de yapı denetim sistemi neden etkili değil?
Denetim şirketi ile müteahhit arasındaki mali ilişki çıkar çatışması yaratır ve sorumluluğu belirsiz hale getirir. Ayrıca belediye teknik kapasitesi yetersiz, kurumsal sürekliliği siyasi döngüler sekteye uğratır ve denetim bulguları ilerleyen yıllarda bile kaybolabilir.
İstanbul'da yapı güvenliği açısından asıl sorun nedir?
Şehrin büyük bölümü, izinsiz veya yetersiz denetimle inşa edilen, sonra imar aflarıyla kayıt altına alınan, ancak altyapıdaki yapısal sorunları çözülmeyen yapılardan oluşmaktadır. Sistematik bir envanter ve denetim çalışması yapılmadığından, bu stokun büyüklüğü tam olarak bilinmemektedir.
Maltepe çöküşünden sonra ne beklenmelidir?
Sorumluluğun netleştirilmesi, İstanbul genelinde yapı güvenliğine ilişkin kapsamlı envanter çalışması başlatılması ve denetim mekanizmalarına sürdürülebilir yatırım yapılması beklenmektedir. Ancak geçmiş deneyimler gösteriyor ki, krizi takip eden çabalar çoğunlukla gündem kayınca tamamlanamamaktadır.
Jeoloji mühendisi ve çevre yazarı. Doğal afetler, yer bilimleri ve çevre sorunları üzerine kapsamlı araştırma ve yazılarla tanınan İdil Elmacı, karmaşık bilimsel konuları erişilebilir bir dille okuyucularına aktarır.
Bu makaleyi nasıl buldun?


