Buzul Çağı'nı önledik ama yerine ne koyduk?
Fosil yakıtlar doğal bir buzul dönemini engelledi. Bu bulgu rahatlama değil, daha derin bir soruyu gündeme taşıyor: Bedeli ne oldu?
İçindekiler

Yeni bir bilimsel araştırma, fosil yakıt kullanımının yarattığı küresel ısınmanın doğal bir buzul döneminin başlamasını fiilen durdurduğunu ortaya koydu. İlk duyduğumuzda tuhaf bir rahatlama hissi uyandıran bu bulgu, biraz daha ileri taşınınca hem bilimsel hem de siyasi açıdan son derece rahatsız edici bir tablo çıkarıyor. Çünkü Buzul Çağı'nı önlemek için ödenen bedel, belki de buzul çağının kendisinden çok daha yıkıcı bir sürecin fitilini ateşlemiştir.
Doğal döngüden sapma
Dünya, jeolojik zaman ölçeğinde bakarken yüz binlerce yıllık bir ritim içinde hareket eder. Buzul dönemleri ve aralarındaki ılıman evreler birbirini izler. Bu döngü, Milankoviç parametreleri olarak bilinen yörünge ve eksen değişimlerine bağlıdır. Söz konusu araştırmaya göre, doğal seyrinde yeni bir buzul çağının başlaması bekleniyordu. İnsan kaynaklı sera gazı birikimi ise bu geçişi fiilen durdurmuş görünüyor.
Bu nokta, salt teknik bir gözlemin çok ötesine geçiyor. İnsanlık, farkında olsun ya da olmasın, gezegenin iklim sistemini tarihsel olarak emsalsiz bir biçimde yeniden yapılandırmıştır. Fosil yakıtların atmosfere pompaladığı karbon, yalnızca sıcaklık ortalamalarını değil, döngüsel iklim mantığının kendisini de bozmuştur. Yani elimizde artık insan öncesi dönemin iklim dengesine referans vererek hesap yapabileceğimiz bir şablon kalmamıştır.
Bu şablonun yitirilmesi, sıradan bir veri kaybı değildir. Kurumsal hafıza yitirilirse ne olur sorusunu iklim bilimine uyarladığımızda yanıt açıktır: Karşılaştırma zemini ortadan kalktığında sapmayı ölçmek güçleşir, politika üretmek için gereken referans çerçevesi bulanıklaşır.
"İyi haber" yanılsaması
Buzul Çağı'nın önlenmesi, kamuoyunda zaman zaman olumlu bir gelişme olarak çerçeveleniyor. Bu okumayı anlamak mümkün. Buzul dönemleri kıtasal ölçekte yaşam alanlarını yok eder, tarım coğrafyasını kökten değiştirir, göç dalgaları ve kıtlıklar doğurur. Böyle bir sürecin engellenmesini "insanlık için iyi" saymak, ilk bakışta mantıklı görünebilir.
Ancak bu okuma, bir seçim yapıldığını gizler. Fosil yakıt tüketimi Buzul Çağı'nı ertelemiş olabilir fakat bu erteleme sıfır maliyetle gerçekleşmedi. Beraberinde aşırı hava olaylarının sıklaşması, deniz seviyesinin yükselmesi, ekosistemlerin bozulması ve iklim adaletsizliğinin derinleşmesi geldi. Bir tehlikeyi bertaraf ederken başka bir tehlikeye kapı aralayan bu süreç, bir başarı hikayesi olarak anlatılamaz.
Üstelik bu iki sonucu karşılaştırmak metodolojik açıdan da sorunludur. Buzul Çağı, yüzyıllar hatta bin yıllar içinde yavaş ilerleyen bir süreçtir. Bu süreçte toplumların, ekosistemlerin ve tarım sistemlerinin uyum kapasitesi vardır. Küresel ısınmanın tetiklediği değişimler ise on yıllar içinde yoğunlaşıyor, uyum penceresi daraldıkça sosyal ve ekonomik kırılganlıklar katlanıyor. Hız farkı, zararın niteliğini köklü biçimde değiştiriyor.
Bu sorunu görmezden gelmek imkânsızdır. İklim kaosunu "Buzul Çağı'ndan iyi" diye tarif etmek, tıpkı kronik bir hastalığa karşı ani bir zehiri tercih etmek gibi, gerçek anlamda bir tercih değildir.
Türkiye'nin durduğu yer
Türkiye, iklim değişikliğinin en hassas coğrafyalarından birinde konumlanmaktadır. Akdeniz havzası, küresel ısınmadan ortalamadan daha hızlı etkilenen bölgeler arasında yer alıyor. Bu durum Türkiye'nin tarım alanları, su kaynakları ve kıyı coğrafyası üzerinde ölçülebilir izler bırakıyor.
Tarımsal açıdan bakıldığında, Türkiye'nin üretim coğrafyası iklimsel kayma karşısında ciddi bir baskıyla karşı karşıyadır. Yağış rejiminin değişmesi, kuraklık döngülerinin uzaması ve sıcaklık aşımları, özellikle tahıl ve meyvecilik üretiminde adaptasyon gerektiren koşullar yaratıyor. Bu değişimi yönetebilmek için uzun vadeli tarım politikalarının iklim projeksiyonlarıyla uyumlu hale getirilmesi gerekiyor ancak bu uyumu sistematik biçimde sağlayan bir çerçevenin henüz yeterince kurulmadığı görülüyor.
Su kaynakları meselesinde tablo daha da kritiktir. Havza bazlı su varlığının azalması, yer altı sularının giderek artan baskıya maruz kalması ve barajlardaki doluluk oranlarının yıllık değişkenliği, Türkiye'nin su güvenliği tartışmasını iklim politikasının merkezine taşıyor. Ne var ki bu tartışma, kamuoyunda hak ettiği yeri bulamıyor. Yerel yönetimler düzeyinde su yönetimi, hâlâ bütüncül bir iklim perspektifinden çok kısa vadeli kriz yönetimi anlayışıyla ele alınıyor.
Coğrafi kırılganlık ise özellikle kıyı bölgelerinde somutlaşıyor. Deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte delta ve kıyı ovalarının orta ve uzun vadede yaşayacağı değişimler, ekolojik değil sosyoekonomik açıdan da önemli sonuçlar doğuracaktır. Türkiye'nin hem Ege hem Akdeniz kıyılarında bu risklerin belirgin biçimde yer aldığı göz önüne alındığında, söz konusu tablonun ne denli acil bir siyasi gündem gerektirdiği ortadadır.
Bu gündemi zorlayan bir başka etken daha var. Türkiye, hem iklim değişikliğinden etkilenen bir coğrafya hem de fosil yakıt bağımlılığını sürdüren bir enerji ekonomisi olarak çelişkili bir konumdadır. Bu çelişki, iklim müzakerelerindeki duruşu da doğrudan şekillendirmekte uzun vadeli çıkarlarla kısa vadeli ekonomik hesaplar arasındaki gerilim politika üretimini zayıflatmaktadır.
Hesaplanamayan bedel
Tablonun tamamını görmek gerekirse Buzul Çağı araştırmasının en sarsıcı boyutu belki de şu hatırlatmadadır: İklim değişikliği teknik bir sorun değildir. Yüz binlerce yıllık bir döngüyü birkaç yüz yıllık fosil yakıt tüketimiyle sekteye uğratmak, insanlığın gezegen sistemleri üzerindeki etkisini hiç olmadığı kadar somut biçimde gözler önüne sermektedir. Bu ölçekteki bir müdahalenin hesabı, sadece atmosfer fizikçilerinin ya da iklim modelcilerinin değil; siyasetçilerin, ekonomistlerin ve kamu yöneticilerinin de masasında durmalıdır.
Ancak bu hesap, Türkiye dahil pek çok ülkenin siyasi gündeminde gerçek ağırlığıyla yer bulmamaktadır. İklim politikası çoğunlukla teknik bir dış politika meselesi ya da uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi gereken formal bir süreç olarak algılanmaktadır. Oysa iklimsel sapmanın tarım, su, konut, göç ve sağlık gibi iç politikanın bütün alanlarına yayılan etkileri vardır.
Bu bağlamda buzul çağı tartışması, iklim söyleminin nasıl kurulduğuna dair önemli bir uyarı taşımaktadır. "İnsanlık felaketi önledi" anlatısı gerçeği kısmen doğrudur ama aynı insanlık, bu önlemenin bedelini başka bir felaket biçiminde ödüyor olabilir. İki sonucu aynı çerçevede değerlendirmeden birinden salt kazanım çıkarmak, hem bilimsel hem de siyasi bir yanılgıdır.
Politikacılar, eğer Buzul Çağı'nın önlenmesini bir başarı olarak sahiplenecekse aynı mantıkla küresel ısınmanın yarattığı hasarı da hesap tablosuna dahil etmek zorundadır. İklim döngüsünü değiştirmenin bedelini hesaplamadan yalnızca anlık faydaya odaklanmak, kurumsal düzeyde büyük bir yanılgıya zemin hazırlayabilir.
Peki bu hesabı kim yapacak, hangi kurum üstlenecek ve siyasi gündem onu ne zaman görünür kılacak?
Kaynakça:
odatv.com
Sıkça sorulanlar
Fosil yakıtlar buzul çağını nasıl engelledi?
Fosil yakıtların neden olduğu sera gazları atmosfere birikerek Dünya'nın sıcaklığını arttırdı ve Milankoviç parametrelerine bağlı doğal buzul döngüsünün başlamasını durdurdu. İnsan kaynaklı bu ısınma, tabiatın kendine biçtiği sert döngüyü fiilen kesintiye uğrattı.
Buzul çağını önlemek neden iyi haber değil?
Buzul çağının engellenmesi, aşırı hava olayları, deniz seviyesinin yükselmesi ve ekosistemlerin bozulması gibi başka felaketi beraberinde getirdi. Ayrıca buzul çağı yüzyıllar içinde yavaş ilerlerken günümüzün iklim değişimleri on yıllarda yoğunlaştığından uyum penceresi çok daha dar hale geldi.
Türkiye iklim değişikliğinden nasıl etkileniyor?
Türkiye Akdeniz havzasında yer alması nedeniyle küresel ısınmaya ortalamadan daha hızlı tepki veriyor. Bu durum tarım alanlarının verimliliğin düşmesine, su kaynaklarının azalmasına ve kıyı bölgelerinin deniz seviyesi yükselmesiyle karşı karşıya gelmesine neden oluyor.
İklim politikası neden iç politika gündemine taşınmalı?
İklim değişikliğinin etkileri tarım, su, konut, göç ve sağlık gibi iç politikanın tüm alanlarına yayılmış durumda. Buna karşın çoğu ülkede iklim politikası yalnız uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi gereken formal bir süreç olarak algılandığından, bu gerçek çelişki siyasi gündemde görünür kılınamıyor.
İnsanlık iklim döngüsünü değiştirerek gerçekten bir başarı elde etti mi?
Araştırmaya göre buzul çağını önceleyen bu müdahalenin bedelini başka bir felaket biçiminde ödüyor olabilir. Bir tehlikeyi bertaraf ederken başka bir tehlikeyi tetikleyen bu sürecin, salt bir başarı hikayesi olarak anlatılması bilimsel ve siyasi açıdan yanılgılı bir değerlendirme.
Jeoloji ve çevre yazarı. Doğal afetler, yer bilimleri ve çevre sorunları üzerine kapsamlı araştırma ve yazılarla tanınan İdil Elmacı, karmaşık bilimsel konuları erişilebilir bir dille okuyucularına aktarır.
Bu makaleyi nasıl buldun?


