İçeriğe geç

İoanna Kuçuradi'nin Ardından: Bir Felsefeci Düşünceyi Nasıl Kurar?

Kuçuradi'nin vefatı bir kürsü boşluğu değil; felsefi etiğin ve insan hakları düşüncesinin Türkiye'deki kurumsal köklerini tartışmaya açan bir andır.

İçindekiler
Sesli okuma0:00 / —:—
Ahşap çalışma masasında açık kitap, gözlük ve yazı kağıtları, kitaplık ve pencereli klasik kütüphane odası.

Türkiye'nin entelektüel coğrafyasında bazı isimler yalnızca akademik unvanlarıyla değil, inşa ettikleri düşünce zemininin kalıcılığıyla var olur. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, 90 yaşında hayata gözlerini yumduğunda geride bıraktığı şey bir kürsü boşluğu değildi; felsefenin ve insan hakları düşüncesinin Türkiye'deki kurumsal köklerinin büyük bölümüydü. Bu kökler yalnızca ders notlarında ya da yayımlanmış kitaplarda değil, yetiştirilen nesillerin sordukları sorularda, kurulan bölümlerin çalışma kültüründe ve insan haklarını soyut bir bildirge metninden çıkarıp felsefi bir soruşturma konusuna dönüştürme ısrarında yaşamaktadır.

Bir Kurum Kurmak, Bir Dil Kurmak

Kuçuradi'nin akademik kimliği ile Türkiye'de felsefenin kurumsallaşma serüveni arasındaki örtüşme tesadüfün ötesindedir. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün kurucu ismi olarak taşıdığı sorumluluk, yalnızca müfredat tasarlamak ya da kadro oluşturmakla sınırlı kalmamıştır. Bir bölüm kurmak, aynı zamanda o bölümün hangi sorularla yaşayacağına, hangi gerilimlerle büyüyeceğine ve hangi felsefi geleneğe yaslanacağına dair bir karar vermektir. Kuçuradi bu kararı, felsefeyi yalnızca Batı metinlerini yorumlayan bir disiplin olarak değil; güncel insan sorunlarına yanıt arayan, normatif bir zemine dayanan etkinlik olarak konumlandırarak vermiştir.

Türkiye Felsefe Kurumu Başkanlığı ve Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu Onursal Başkanlığı, bireysel prestij unvanları olarak okunabilir. Ama aslında sorun çok daha derindir: Bu konumlar, felsefenin ulusal sınırları aşan bir disiplin olduğunu, evrensel bir konuşma ağına dahil olmayı gerektirdiğini savunan bir anlayışın ürünüdür. Kuçuradi, Türkiye'deki felsefe çalışmalarını uluslararası kurumsal ağlara bağlarken aynı zamanda bu ağların Türkiye'den konuşan bir sese ihtiyaç duyduğunu fiilen kanıtlamıştır. Bu, tek yönlü bir etkilenme değil; entelektüel bir karşılıklılık ilişkisiydi.

Soyutluktan Kaçınmak

İnsan hakları düşüncesinin Türkiye'deki akademik serüvenine bakıldığında, iki genel eğilimin çoğunlukla birbirine karıştırıldığı görülür. Birincisi insan haklarını hukuki bir çerçevede ele alarak sözleşmelerle, bildirgelerle ve içtihatla sınırlı tutmak; ikincisi ise bu hakları siyasi mücadelenin bir söylem aracına indirgemek. Kuçuradi her iki yaklaşıma da mesafeli durmuştur.

Onun felsefi etik içindeki insan hakları okuması, hakların kaynağını ve gerekçesini sorgulamayı merkeze almaktadır. Bir hak neden haktır? İnsan onuru evrensel midir, yoksa kültüre göre mi biçimlenir? Bu sorular salt akademik merakın değil; siyasi iktidarın insan haklarını araçsallaştırdığı her dönemde yeniden anlam kazanan soruların ta kendisidir. Kuçuradi bu soruları salt teorik bir alanda değil, Türkiye'nin somut toplumsal gerilimleriyle temas halinde sormuştur. Bu yüzden çalışmaları hem felsefe camiasında hem de hukuk, siyaset bilimi ve sosyoloji gibi disiplinlerde yankı bulmuştur.

Bu noktada dikkat etmeliyiz ki böyle bir entelektüel çok-yönlülük, Türkiye'de çok az akademisyende görülebilen bir özelliktir. Disiplin sınırlarına sıkı sıkıya bağlı bir üniversite kültüründe, Kuçuradi'nin insan hakları sorununu felsefi etiğin merkezine taşıma ısrarı aynı zamanda bir metodolojik tercihti: Gerçek sorunlar disiplin sınırlarını tanımaz.

Kurumsal Miras ve Kırılganlığı

Kuçuradi'nin bireysel kariyerinin ötesine geçen boyutu, geride bıraktığı kurumsal izlerde somutlaşmaktadır. Hacettepe'deki kurucu rolünden itibaren oluşturduğu bölüm geleneği, Türkiye'de felsefenin analitik ve etik boyutunu güçlü tutmayı başarabilmiş nadir örneklerden biridir. Maltepe Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliği yılları ise kurumsal inşanın bitmediğini, farklı bağlamlarda yeniden denenebildiğini göstermiştir.

Belgelerin dilini okumak gerekir; bu kaybın ardından yüzleşmek zorunda olduğumuz asıl soru burada belirir: Türkiye'de felsefenin akademi içindeki yeri ve insan hakları söyleminin entelektüel karşılıkları ne denli sağlam bir zemine oturmaktadır? Kuçuradi gibi bir isim, hem entelektüel otoritesiyle hem de uluslararası kuruluşlardaki varlığıyla bu sorulara görünür bir koruma işlevi görmekteydi. Onun yokluğunda bu zemin aynı sağlamlığı koruyabilecek midir?

Kurumsal hafıza yitirilirse, aynı kırılganlıklar yeniden ve yeniden üretilir. Türkiye'de bu hafıza meselesinin ne kadar ciddiye alındığı tartışmaya açıktır. Kurulan bölümler, yazılan kitaplar ve yetiştirilen öğrenciler bir miras oluşturur; ama bu mirasın yaşatılması, kurumların kendi varlığını sürdürmesinden daha fazlasını gerektirir. Soru sormaya devam etmeyi, eleştiriyi içselleştirmeyi ve entelektüel cesareti bir pratik olarak sürdürmeyi gerektirir.

Anmak mı, Sormak mı?

Her büyük aydının ardından yazılan metinler kaçınılmaz olarak iki biçim alır: Ya bir övgü kataloğuna dönüşür, ya da o isimlerin sorduğu sorularla yüzleşme fırsatına. Kuçuradi için ilk biçimi seçmek kolaydır. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün kurucusu, Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı, Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu Onursal Başkanı, insan hakları düşüncesinin öncüsü. Bu tanımlamaların hepsi doğrudur ve hepsinin zikredilmesi gerekir. Ama bunlarla kalmak, Kuçuradi'nin kendisinin en çok kaçındığı şeyi yapmak olur: Düşünceyi etiketlemek.

İkinci biçim daha zahmetlidir. Çünkü Kuçuradi'nin insan hakları meselesini felsefi etiğin merkezine taşıma ısrarı, bugün Türkiye'de ne kadar karşılık bulmaktadır? Bu soruyu sormak zorundayız. Hak ihlallerinin söylemsel karşılıkları güçlenirken felsefi temellerin zayıfladığı bir ortamda, Kuçuradi'nin bıraktığı boşluk salt bir akademik pozisyon meselesi değil; bir düşünce pratiğinin sürekliliğine dair meseledir.

Bu sorunu görmezden gelmek imkansızdır: Türkiye'de insan hakları tartışmaları son yıllarda giderek artan bir biçimde hukuki argümanlara ya da siyasi konjonktüre endekslenmiş bir dile sıkışmaktadır. Felsefi etiğin bu tartışmaya katkısı, akademi içinde de kamusal alanda da zayıflamaktadır. Kuçuradi'nin vefatı, bu zayıflamayı görünür kılan bir andır.

Derinleşen Soru

4 Ekim'deki anma töreninin ardından Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı'nda toprağa verilen Kuçuradi, biyografik bir son noktaya ulaşmış olabilir. Ama entelektüel bir bitiş noktası yoktur; çünkü gerçek felsefi çalışma asla kendi içinde kapanmaz, ancak başka zihinlerde sürerse anlam kazanır.

Mirasın ne olduğu sorusu, aslında başka bir soruyu gizlemektedir: Kuçuradi'nin öğrencileri, okurları, çalışmalarından etkilenenler ve bu etki alanının farkında bile olmayan genç akademisyenler, onun sorduğu soruları sormayı sürdürebilecekler midir? Bunu mümkün kılan koşullar, yani bağımsız düşünmeye imkân tanıyan kurumlar, felsefeyi marjinalleştirmeyen bir üniversite ortamı ve insan haklarını siyasi bir araç olmaktan çıkaracak entelektüel sabır, bugün ne ölçüde mevcuttur?

Kuçuradi'yi anmak anlamlıdır. Ama onu yaşatmak, ancak bu soruları sormakla, yanıtlarının getireceği rahatsızlıkla barışık olmakla ve düşüncenin ne zaman ranta dönüştürüldüğünü fark etmekle mümkün olacaktır. Tarihin bir çeşit arkeolojisi var; bir felsefecinin gerçek mirası da yazılan kitapların rafta kaç baskıya ulaştığıyla değil, o kitapların insanlara yeni sorular sordurup sordurmadığıyla ölçülür.

Sıkça sorulanlar

Kuçuradi'nin kurumsal çalışmalarının özü nedir?

Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü kurarken müfredat ve kadro tasarlamakla kalmayıp, bölümün hangi sorularla yaşayacağına, hangi gerilimlerle büyüyeceğine karar vermiş ve felsefeyi güncel insan sorunlarına yanıt arayan normatif bir etkinliğe konumlandırmıştır.

İnsan hakları hakkında Kuçuradi'nin yaklaşımı diğerlerinden nasıl farklıydır?

Kuçuradi, insan haklarını salt hukuki çerçevede veya siyasi araç olarak görmemiş; aksine hakların kaynağını ve gerekçesini sorgulamayı, insan onurunun evrenselliğini felsefi etiğin merkezine taşımıştır.

Makaleye göre Kuçuradi'nin gerçek mirası nedir?

Mirasının ölçüsü yazılan kitapların kaç baskıya ulaştığı değil, o kitapların insanlara yeni sorular sordurup sordurmadığı; gerçek miras, öğrencileri ve okurlarının onun sorduğu soruları sormaya devam edip edemeyecekleridir.

Kuçuradi'nin yokluğunda Türkiye'deki felsefe ve insan hakları düşüncesi ne tür bir riskle karşı karşıyadır?

Kuçuradi entelektüel otoritesiyle felsefeyi ve insan hakları söylemini bir koruma işlevi görmekte idi; onun yokluğunda kurumsal hafıza zayıflarsa aynı kırılganlıklar yeniden üretilir ve felsefi etik tartışmaların dışında kalabilir.

Makale Kuçuradi'yi anmak ile yaşatmak arasında nasıl bir fark kuruyor?

Anmak övgü kataloğuna dönüşebilir, ama onu yaşatmak; onun sorduğu soruları sormayı, yanıtlarının getireceği rahatsızlıkla barışık olmayı ve düşüncenin ne zaman ranta dönüştürüldüğünü fark etmeyi gerektirir.

Etiketler

Mustafa Sakalsız

Yazar

Mustafa Sakalsız

Osmanlı devlet tarihi, arkeoloji, eski medeniyetler ve paleontoloji alanlarında kırk yıllık merakı ve tarih okuma üstadı araştırmacı.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş