İçeriğe geç
Gündem

Duruşmalar Canlı Yayınlansın: Bu Öneri Neyi Söylüyor?

İmamoğlu'nun duruşmaların canlı yayınlanması talebi, salt bir savunma refleksi değil, Türkiye'de adli şeffaflık tartışmasını yeniden merkezine taşıyan siyasi bir pozisyon almadır.

İçindekiler
Gözlüklü yaşlı erkek, masa başında ceket ve kravat giymiş, konuşma yapıyor.

Ekrem İmamoğlu'nun duruşmaların canlı yayınlanması çağrısı, ilk duyulduğunda koşulların dayattığı bir savunma refleksi olarak okunabilir. Bir hakimin yönelttiği iddialara verilen yanıt, siyasi bir konjonktürde sarf edilmiş sözler olarak geçiştirilebilir. Ancak bu okuma, önerinin taşıdığı ağırlığı görünmez kılar. Çünkü söz konusu talep, kamuoyuna hitap eden sıradan bir açıklama değil, Türkiye'nin onlarca yıldır köklü biçimde çözüme kavuşturamamış olduğu adli şeffaflık meselesini siyasi söylemin merkezine yeniden yerleştiren bir pozisyon alma biçimidir.

Aslında sorun çok daha derindir. İmamoğlu'nun "ilk günden bu yana aldığımız pozisyondan geri adım atmayacağız" sözleri, bir bireyin yargısal süreçteki tutumunu anlatmaktan öte, kurumsal bir hesap sorma talebine dönüşmektedir. Bu talep şunu sormaktadır: Bir yargılama süreci kamuoyundan gizlenirse, o sürecin meşruiyetini kim ve neye dayanarak tescil edecektir?

Tartışma Neden Bugüne Kadar Kapanmadı?

Adli duruşmaların kamuoyuna açılması fikri, Türkiye'de tartışılmamış bir mesele değildir. Zaman zaman akademik çevrelerde, zaman zaman reform tartışmalarının gündeme geldiği siyasi konjonktürlerde bu fikir dile getirilmiştir. Pek çok gelişmiş demokraside yargı süreçlerinin farklı düzeylerde kamuoyuna açıldığı bilinmekte, bazı ülkelerde mahkeme görüntülerinin paylaşımına dair ayrıntılı düzenlemeler bulunmaktadır.

Türkiye'de bu yönde somut bir adımın atılamamış olması, rastlantısal değildir. Yapısal engeller birden fazla katmanda işlemektedir. Birincisi, yargı bağımsızlığının araçsallaştırılması meselesidir: Kapalılık, zaman zaman yargı bağımsızlığını koruma gerekçesiyle savunulmaktadır; oysa kapalılık ile bağımsızlık, özdeş kavramlar değildir. İkincisi, kurumsal direnç meselesidir: Yargı bürokrasisi, tarihsel olarak dışarıdan gelen şeffaflık taleplerine temkinli yaklaşmıştır. Üçüncüsü ise siyasi irade eksikliğidir: Şeffaflık, siyasi açıdan yönetilmesi güç sonuçlar doğurabildiğinden, bu yöndeki adımlar iktidardaki aktörler için nadiren cazip görünmüştür. Kurumsal hafıza yitirilirse bu direncin neden biriktiği de unutulur; ancak bugün bu birikimin sonuçlarıyla yüzleşmek kaçınılmazdır.

Canlı Yayın ve Güven Krizi

Yargıya güven, hukuk sistemlerinin işleyişinde temel bir değişkendir. Kamuoyunun bir yargılama sürecini izleyemediği, delillerin ne olduğunu, argümanların nasıl kurulduğunu, kararların hangi gerekçeyle verildiğini birebir takip edemediği bir ortamda meşruiyet tartışmaları asla kapanmaz. Çünkü o ortamda boşluğu bilgi değil, söylenti doldurur.

Canlı yayın önerisinin bu bağlamdaki anlamı, salt bir teknik uygulama tartışmasının çok ötesine geçmektedir. Bir yargılama sürecinin kamuoyunun gözü önünde yürütülmesi, sisteme duyulan güveni inşa eden en temel mekanizmalardan biridir. Nitekim demokratik hukuk teorisinde "adaletin görünür kılınması" ilkesi, adaletin gerçekleşmesinden bağımsız olarak ayrı bir değer taşır. Yargılama sürecini göremiyorsanız, orada ne olduğuna dair kanaatiniz yalnızca aktarımlara, yorum filtrelerine ve kurumsal güvenilirliğe dayanmak zorunda kalır. Türkiye'de kurumsal güvenilirliğin mevcut durumu ise bu yükü taşımakta ne denli zorlandığını tartışmaya bile gerek bırakmayacak biçimde ortadadır.

İmamoğlu'nun talebi, tam da bu kırılma noktasında işlev kazanmaktadır. Bireysel bir hukuki savunma stratejisinin ötesinde, kamuoyuna şu mesajı iletmektedir: Eğer yapılan işlemler doğruysa gizlemenin anlamı yoktur; eğer süreç meşruysa kamuoyuna açılması onu güçlendirir, zayıflatmaz.

Siyasi mi, Hukuki mi? Yanlış Soru

Bu noktada tartışmanın merkezine sıkça oturan bir soru devreye girmektedir: İmamoğlu'nun talebi siyasi bir hamle midir, yoksa hukuki bir talep midir? Bu soruyu ikisi arasında bir tercih olarak kurmak, büyük olasılıkla yanıltıcı bir çerçevedir.

Bir siyasi aktörün hukuki süreçlere dair söylemi kaçınılmaz biçimde siyasi bir anlam da taşır. Bu, söylemin içeriğini geçersiz kılmaz. Talebin siyasi bağlamda dile getirilmesi, onun kurumsal karşılığını ortadan kaldırmaz. Üstelik siyaset ve hukuk arasındaki gerilim, bu tür taleplerin nasıl okunduğunu belirlemekte belirleyici bir rol oynamaktadır. İktidar bloğu bu talebi bir siyasi manevra olarak okuyacak, muhalefet ise bir meşruiyet çağrısı olarak değerlendirecektir. Her iki okuma da kısmen doğru, kısmen eksik olacaktır.

Önemli olan, bu gerilimin gölgesinde talebin özünün kaybolmamasıdır. Adli duruşmaların kamuoyuna açılması meselesi, kimin talep ettiğinden bağımsız olarak kendi başına ciddiye alınması gereken bir sorudur. Bu sorunu görmezden gelmek imkansızdır ve onu yalnızca bir siyasi aktörün kendi çıkarına bağlamak, meselenin kurumsal boyutunu kasıtlı olarak daraltmak anlamına gelir.

Şeffaflık Bir Araç mı, Bir Test mi?

Kurumsal şeffaflık tartışmaları çoğu zaman araçsal bir çerçevede yürütülür: Şeffaflık arttırılırsa hesap verebilirlik de artar, yolsuzluk azalır, güven tesis edilir. Bu bağlantılar doğrudur, ancak yeterli değildir. Çünkü şeffaflık, yalnızca bir araç olmaktan öte, hukuk devletinin kendisi için de bir test sorusuna dönüşebilmektedir.

Bir sistemin şeffaflığa ne ölçüde açık olduğu, o sistemin kendi işleyişine ne kadar güvendiğini de ele verir. Kapalılık, çoğu durumda kurumsal bir güvensizliğin yansımasıdır: Süreç kamuoyunun denetimine açılırsa ne görülür sorusunun yanıtı belirsizse, kapalılık tercih edilir hale gelir. Bu anlamda canlı yayın talebi karşısında verilen kurumsal tepki, salt teknik bir değerlendirme değil, sistemin kendi sağlığı hakkında da önemli ipuçları sunmaktadır.

Türkiye'de yargıya duyulan güven uzun süredir tartışma gündeminin üst sıralarında yer almaktadır. Bu güven krizinin ardında tek bir neden yoktur; yargı bağımsızlığına ilişkin kaygılar, uzun süren yargılama süreçleri, kararların öngörülemezliği ve kurumsal iletişimdeki yetersizlikler bir arada işlemektedir. Şeffaflık bu sorunların tamamını tek başına çözmez; ama sürecin görünür kılınması, güven inşasında atlanabilecek bir adım da değildir.

Öneri Gerçek mi, Sembolik mi?

Duruşmaların canlı yayınlanması çağrısının pratik karşılığı ne olacaktır? Bu sorunun yanıtı, kısa vadede oldukça sınırlıdır. Yargı mevzuatı, böyle bir uygulamayı mümkün kılacak bir düzenlemeye sahip değildir; siyasi konjonktür böyle bir reformu güncelleştirmekten uzaktır. Dolayısıyla talebin sembolik bir ağırlık taşıdığı açıktır.

Ancak sembolik siyasetin boş olduğu sonucuna varmak yanıltıcı olur. Sembolik talepler, gündem kurma işlevi görür. Bugün pratikte karşılıksız kalan bir öneri, kurumsal reformların tartışıldığı bir dönemde referans noktasına dönüşebilir. Türkiye siyasetinde reform dönemleri beklenmedik biçimlerde açılmış, ardından kapanmıştır; bu salınım içinde hangi argümanların kamuoyunda hazır bulunduğu belirleyici olmaktadır.

İmamoğlu'nun açıklamasının en kalıcı etkisi, belki de tam burada yatmaktadır. Adli şeffaflık tartışmasını, bireysel bir davanın sınırlı gündemine hapsetmeden, daha geniş bir kurumsal soruya bağlamaktadır. Ve bu soru, davadan bağımsız olarak, Türkiye'nin hukuk sistemi üzerine düşünmek isteyenler için masada kalmaya devam edecektir.

Peki kamuoyunun bir yargılama sürecini izleyebilmesi, hukuk sistemine duyulan güveni gerçekten inşa eder mi, yoksa güven bunun çok daha ötesinde yapısal değişiklikler gerektiriyor mu?

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

Neden adli duruşmaların canlı yayınlanması Türkiye'de bugüne kadar gerçekleşmemiştir?

Yapısal engeller birden fazla katmanda işlemektedir: yargı bağımsızlığının kapalılıkla eşitlenişi, yargı bürokrasisinin şeffaflık talebine temkinli yaklaşması ve siyasi irade eksikliği. Şeffaflık, siyasi açıdan yönetilmesi güç sonuçlar doğurabildiğinden, iktidardaki aktörler için bu yöndeki adımlar nadiren cazip görünmüştür.

Duruşmaların canlı yayınlanması talebi siyasi bir hamle midir, yoksa hukuki bir talep midir?

Bu soruyu ikisi arasında bir tercih olarak kurmak yanıltıcıdır. Bir siyasi aktörün hukuki süreçlere dair söylemi kaçınılmaz biçimde siyasi bir anlam taşır, ancak bu talebin siyasi bağlamda dile getirilmesi, onun kurumsal karşılığını ortadan kaldırmaz. Adli şeffaflık meselesi, kimin talep ettiğinden bağımsız olarak kendi başına ciddiye alınması gereken bir sorudur.

Şeffaflık bir hukuk sisteminin güveni inşa etmede yeterli midir?

Şeffaflık tek başına tüm sorunları çözmez, ancak sürecin görünür kılınması güven inşasında atlanabilecek bir adım değildir. Türkiye'de yargıya duyulan güven krizinin ardında yargı bağımsızlığına ilişkin kaygılar, uzun süren yargılama süreçleri ve kararların öngörülemezliği gibi birden fazla neden bulunmaktadır.

Duruşmaların canlı yayınlanması önerisinin pratik karşılığı nedir?

Kısa vadede pratik karşılığı oldukça sınırlıdır çünkü yargı mevzuatı böyle bir uygulamayı mümkün kılacak düzenlemeye sahip değildir ve siyasi konjonktür bu yönde bir reformu desteklememektedir. Ancak talebin sembolik ağırlığı, reform dönemlerinde referans noktasına dönüşme potansiyeline sahiptir.

Etiketler

Serhan Koyuncu

Yazar

Serhan Koyuncu

Siyaset bilimci ve köşe yazarı. Türkiye'nin iç siyaseti, kurumsal dönüşümler ve kamu yönetimi üzerine yazıyor.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Üye misin? Giriş yap

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın

Duruşmaların Canlı Yayınlanması: Şeffaflık Mı? | KROP.