6 Ekim 1923: İstanbul'un Kurtuluşu, Cumhuriyet'in Kapısı
İstanbul'un 1923'teki kurtuluşu yalnızca askeri bir olay değil, Cumhuriyet'in kuruluşuna zemin hazırlayan derin bir tarihsel dönüşümdür.
İçindekiler

Bir şehir nasıl işgal altında yaşar? Sokaklarında kendi dilini değil, yabancı komutaları duyarak. Limanında kendi bayrağını değil, başka devletlerin sancaklarını seyrederek. İstanbul, 1918'den 1923'e uzanan o karanlık yıllarda tam da böyle yaşadı; ya da daha doğrusu, yaşamaya çalıştı.
6 Ekim 1923 yalnızca bir şehrin geri alınması değil, yüzyıllık bir başkentin yeniden kendine dönüşünün simgesidir. Bu tarihi bir takvim sayfası olarak okumak mümkün, ama o zaman asıl anlatıyı kaçırmış olursunuz. Çünkü bu gün, aynı zamanda Cumhuriyet'in kapısının sessizce aralandığı andır.
Bir Başkentin Çöküşü: İşgal Yıllarında İstanbul
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından, 1918 yılı sonunda İtilaf devletlerinin kuvvetleri İstanbul'a yerleşmeye başladı. Boğazlar kontrol altına alındı; Galata ve Pera'nın sokaklarında İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri dolaşmaya başladı. Kadıköy'de, Beyoğlu'nda, Karaköy rıhtımında gözlemlenen bu tablo, Osmanlı coğrafyasının fiilî olarak paylaşılmasının görsel kanıtıydı.
İstanbul, o yıllarda hem coğrafi hem de simgesel olarak parçalanmış bir şehirdi. Sultanahmet çevresinde Osmanlı yönetiminin gölgesi sürerken, şehrin kritik noktaları fiilen başka komutaların elindeydi. Bu durum toplumsal psikolojide derin bir kırılma yarattı. Çünkü İstanbul imparatorluğun başkentiydi; onun işgali, devletin ve toplumun tümüyle çöküşünün simgesiydi. Bir toplum için başkentinin yabancı askerî varlık altında kalması, belki askerî bir yenilgiden de ağır bir yaraya dönüşür; bu, kimlik meselesidir.
Bu noktada dikkat etmeliyiz ki o yıllarda İstanbul'da kalan aydınlar, gazeteciler, sanatçılar nasıl bir iç dünyayla yaşadılar? Kimi sürgüne gönderildi, kimi susturuldu, kimi ise yazabildiği kadarıyla yazdı. Halide Edib Adıvar'ın Sultanahmet Meydanı'nda yaptığı konuşma, tam da bu dönemin kırılganlığını ve inadını birlikte taşıyan nadir anlardan biridir. O meydan, o gün hem bir yıkımı hem de bir direnişi barındırıyordu aynı anda.
Anadolu'dan Gelen Ses: Zaferin İstanbul'u Nasıl Kurtardığı
İstanbul'un kurtuluşunu tek başına 6 Ekim 1923'te aramak eksik olur. Bu tarihin zemini, Anadolu'da yıllarca süren bir direniş hareketiyle hazırlandı. Ankara'da kurulan Büyük Millet Meclisi, Kuvayı Milliye ruhunun örgütlü bir devlet iradesine dönüşmesini sağladı. Doğu'da, Batı'da, Güney'de verilen savaşlar nihayetinde 1922'deki Büyük Taarruz'la ve akabinde gerçekleşen Mudanya Mütarekesi'yle sonuçlandı.
Mudanya, İstanbul'un geleceği açısından kritik bir eşikti. Kasım 1922'de İtilaf kuvvetleri, Osmanlı hanedanıyla birlikte fiilen sahneden çekilmek zorunda kaldı; son halife sürgüne yollandı. Ardından gelen Lozan Antlaşması ise Temmuz 1923'te uluslararası hukukun gözünde Türkiye'nin bağımsızlığını ve sınırlarını tescil etti. Bu iki süreç birbirini tamamladı: Mudanya fiilî zaferi sağladı, Lozan onu hukuki zemine oturttu.
Belgelerin dilini okumak gerekir burada. Lozan yalnızca bir antlaşma metni değildi. Batılı devletlerin imzaladığı bu belge, Türkiye'nin müzakere masasına eşit taraf olarak oturduğunun kabulüydü. Ve bu kabul, İstanbul'daki işgal kuvvetlerinin artık hukuken tutunacak bir zemininin kalmadığı anlamına geliyordu.
6 Ekim 1923: Türk Ordusu İstanbul'a Giriyor
6 Ekim 1923. Türk ordusu İstanbul'a girdi.
Bu cümleyi bir kez daha okuyun. Çünkü içinde taşıdığı yük, bir tarihin çok ötesine geçiyor.
Mustafa Kemal'in Dolmabahçe'de işgal gemilerine bakarak söylediği aktarılan o söz, "Geldikleri gibi giderler," o gün fiiliyata döndü. İtilaf devletlerinin askerleri aynı rıhtımlardan, aynı gemilerle şehri terk etti. Yıllar boyunca Boğaz'ı kontrol eden yabancı kuvvetler, şimdi o Boğaz'dan çıkıyordu.
Türk süvari birliklerinin İstanbul sokaklarında ilerlediği o anı hayal etmeye çalışıyorum. Bir kentin kalabalığının sesi nasıl bir şeydi o gün? Sevinç mi, ağlama mı, yoksa uzun süre baskı altında kalmış bir toplumun o baskıdan çıktığındaki sessizliği mi? Bazen tarihin en yüklü anları, en az konuşulan anlardır.
Bu giriş askerî olduğu kadar sembolikti. Osmanlı'nın çöküşüyle başsız kalan İstanbul, artık yeni bir cumhuriyetin şehri olarak ayağa kalkacaktı. Ama önce o eşikten geçmek gerekiyordu ve 6 Ekim tam da o eşiği temsil ediyordu.
İki Tarih, Tek Anlatı: 6 Ekim ve 29 Ekim'in Kronolojik Yakınlığı
6 Ekim ile 29 Ekim arasında yalnızca 23 gün var. Cumhuriyet'in ilanıyla İstanbul'un kurtuluşu arasındaki bu mesafe, tarihin nadiren bu kadar özenli kurduğu bir anlatı yapısını andırıyor.
İstanbul 6 Ekim'de işgalden kurtuldu; 29 Ekim'de ise Türkiye Cumhuriyeti resmen ilan edildi. Birincisi olmadan ikincisinin sembolik ağırlığı bu kadar güçlü olabilir miydi? Sanmıyorum. Başkentin özgürlüğe kavuşması, cumhuriyetin ilanına zemin hazırladı; ya da belki daha doğru ifadeyle, o zeminin görünür hale gelmesini sağladı.
Aslında bu iki tarih birbirini ideolojik ve kronolojik olarak tamamlıyor. 6 Ekim, eski düzenin fiziksel varlığının şehirden silinmesini simgeliyor. 29 Ekim ise yeni düzenin adını koyuyor. Biri kapıyı açtı, diğeri o kapıdan geçti.
Ankara'nın başkent seçilmesiyle birlikte İstanbul'un siyasi merkez olma işlevi değişmişti elbette. Ama kültürel, tarihsel ve toplumsal hafıza açısından İstanbul'un özgür olması, Cumhuriyet'in kuruluşunda vazgeçilmez bir psikolojik tamamlanma noktasıydı. Bir devlet, kendi tarihî başkentini özgürleştirmeden tam anlamıyla yeni bir sayfa açabilir mi? O sayfa belki hukuken açılabilir, ama kalbinde hep eksik kalır.
Millî Bellekte 6 Ekim: Hatırlamak, Anlamlandırmak, Sahiplenmek
Peki bugün 6 Ekim'i nasıl hatırlıyoruz?
Dürüst olmak gerekirse, bu tarihin 29 Ekim'in gölgesinde kaldığı dönemler oldu. Cumhuriyet'in ilanı her yıl büyük törenlerle, meydanlarda, ekranlarda kutlanırken İstanbul'un kurtuluşu çoğunlukla şehir genelindeki törenlerde ve okul anma etkinliklerinde anıldı. Bu bir ihmal mi, yoksa tarihin kendi içindeki ağırlık dağılımının doğal bir sonucu mu? Bunu tartışmak mümkün.
Fakat şunu net görebiliyorum: 6 Ekim millî belleğimizde her zaman yerini korudu. Zira bu tarih soyut bir zafer değil; somut, elle tutulur, İstanbul sokaklarında yaşanmış bir dönüşümün tarihidir. İnsanlar şehirleriyle özdeşleşir; şehirlerin tarihlerini kendi öz geçmişleri gibi taşırlar. İstanbul'un kurtuluşu bu anlamda yalnızca bir askerî operasyonun değil, toplumsal bir soluğun tarihidir.
Tarihin bir çeşit arkeolojisi var: Üst katmanlara bakınca törenler, bildiriler, imzalar görürsünüz. Ama biraz daha kazıdığınızda, o uzun yıllar boyunca Anadolu'da kazanılan savaşlar, Lozan'da masa başında yürütülen diplomatik mücadeleler, nihayetinde 6 Ekim'de İstanbul sokaklarına atılan adımlar ve hepsinin üstüne 29 Ekim'de ilan edilen cumhuriyet çıkar karşınıza. Bunlar birbirinden bağımsız olaylar değil, aynı anlatının birbirini tamamlayan sahneleridir.
Geldikleri gibi gittiler. Ama bu şehir kaldı. Ve hâlâ burada.
Sıkça sorulanlar
6 Ekim 1923'te İstanbul'a kim girdi?
Türk ordusu İstanbul'a girerek beş yıllık İtilaf işgalinin sonunu getirdi.
İstanbul neden işgal altında kalmıştı?
Mondros Mütarekesi'nin ardından 1918'den itibaren İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri şehirde konuşlanmış, Boğazlar kontrol altına alınmıştır.
Lozan Antlaşması'nın İstanbul'un kurtuluşundaki rolü nedir?
Temmuz 1923'te imzalanan Lozan, Mudanya Mütarekesi ile sağlanan fiilî zaferi hukuki zemine oturtmuş ve Türkiye'nin bağımsızlığını uluslararası hukuk açısından tescil etmiştir.
6 Ekim ve 29 Ekim arasında nasıl bir ilişki vardır?
Aralarında 23 gün olan bu iki tarih kronolojik ve ideolojik olarak birbirini tamamlar; 6 Ekim eski düzenin şehirden silinmesini, 29 Ekim ise yeni Cumhuriyet'in ilanını temsil eder.
Ankara'nın başkent seçilmesi İstanbul'un kurtuluşunun anlamını değiştirdi mi?
Siyasi merkez işlevi değişse de, İstanbul'un kültürel ve tarihsel hafıza açısından özgür olması Cumhuriyet'in kuruluşunda psikolojik tamamlanma noktası olmuştur.
Osmanlı devlet tarihi, arkeoloji, eski medeniyetler ve paleontoloji alanlarında kırk yıllık merakı ve tarih okuma üstadı araştırmacı.
Bu makaleyi nasıl buldun?


