İçeriğe geç

Bozkırın sessiz ağırlığı: Büyük Hun İmparatorluğu ve Türk devlet geleneğinin ilk halkası

Türk devlet tarihinin kökleri Selçuklu'dan çok önceye uzanır; Büyük Hun İmparatorluğu, bozkırda kurulan sofistike bir yönetim geleneğinin ilk ve en ağır halkasıdır.

İçindekiler
Sesli okuma0:00 / —:—
Ortaçağ savaşçısı kostümü ile ata binmiş kişi, dağlık çöl manzarasında duruyor.

Türk devlet geleneğinin kökleri araştırılırken insanın aklına hep şu soru takılır: Nereden başlamalıyız? Osmanlı'dan mı, Selçuklu'dan mı? Tarih öğretmenlerinin müfredatı çoğunlukla bu iki kapıdan birine yönlendirir. Oysa kökler çok daha derine, yazının henüz yeni yeni bir araç sayıldığı çağlara, bozkırın sonsuz açıklığına uzanır. Büyük Hun İmparatorluğu tam da orada durur, sessizce ama ağır basarak.

"İlk Türk Devleti" meselesinin özü

Bu noktada dikkat etmeliyiz ki, "ilk Türk devleti" meselesi tarihçiler arasında hâlâ tam bir uzlaşıya kavuşmuş değildir. Bazı akademisyenler, Hunların etnik kimliğinin kesin biçimde Türk olduğunu kabul etmekte çekimser kalır ve dilsel kanıtların yetersizliğini öne sürer. Bu itiraz havada değildir, görmezden gelinemez. Bununla birlikte mevcut tarih yazımının ağır basan eğilimi, Büyük Hunları ilk Türk devleti ve Türk devlet geleneğinin en erken somut örneği olarak konumlandırır. Aslında tartışmanın kendisi bile bu imparatorluğun ne denli köklü bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Üzerinde yüzyıllardır düşünülen bir kuruluşun tarihsel ağırlığını göz ardı etmek de bu nedenle güçleşiyor.

Büyük Hun İmparatorluğu, Orta Asya bozkırlarını merkez alarak uzun yüzyıllar boyunca hüküm sürdü. Kuzeyde bugünkü Sibirya sınırlarından güneyde Çin'e, doğudan batıya dev bir coğrafyaya yayıldı. Böyle bir alanı yönetmek, salt askeri güçle değil, zekice kurgulanmış bir yönetim anlayışıyla mümkün olabilirdi ancak. Hunlar tam da bunu yaptı.

Göçebelik dağınıklık demek değildir

Bozkır medeniyetlerini anlamakta zorlandığımız şeylerin başında şu gelir: Göçer olmak, örgütsüz olmak demek değildir. Tam tersine, sürekli hareket eden bir toplumun ayakta kalabilmesi için çok daha sıkı bir düzene ihtiyacı vardır.

Büyük Hun İmparatorluğu bu açıdan gerçekten ilginç bir model kurdu. En tepede "Tanhu" ya da "Şanyu" olarak bilinen büyük han vardı; mutlak otoritenin sembolüydü. Ama bu otorite altındaki kabile liderlerini, beyleri, yerel güçleri yok saymıyordu. Aksine onlarla dengeli bir ilişki kurdu. Merkezi güç ile yerel dinamikler arasındaki bu denge, imparatorluğu hem esnek hem de dayanıklı kıldı. Herhangi bir kriz anında sistemi çökmekten koruyan şey de büyük ölçüde bu esneklikti.

İmparatorluk ayrıca coğrafi olarak iki kanada ayrılmıştı: doğu ve batı. Her kanat, kendi içinde belirli bir özerklikle yönetiliyordu. Bu yapı, modern federal sistemlerin çok öncesindeki ham halini andırıyordu bir bakıma. Romantize etmek istemiyorum ama benzeri görülmemiş bir coğrafyayı bu denli uzun süre yönetebilmek için son derece pratik bir zekâya sahip olmak gerektiğini kabul etmek gerekiyor.

Mete Han: Ordunun ötesinde bir reform

Büyük Hun tarihi boyunca pek çok lider geçti ama Mete Han'ın yeri ayrıdır. İktidara geldiğinde hayata geçirdiği dönüşümler bugün hâlâ tartışılmaya devam eder.

Ondalık ordu sistemi bu dönüşümün en çarpıcı örneğidir. On, yüz, bin, on bin kişilik birimler hâlinde örgütlenen bu askeri yapı, kuşkusuz bir savaş makinesi olarak tasarlandı. Belgelerin dilini okumak gerekirse, burada yalnızca askeri bir düzenlemeden söz etmiyoruz. Aynı sistem idari bir çatı görevi de gördü. Kim nereye bağlı, kim kimi yönetiyor, kaynaklar nasıl dağıtılıyor, sorumluluklar nasıl paylaşılıyor gibi sorular ondalık yapının içinde yanıt buldu. Başka bir deyişle Mete Han'ın ordu reformu aynı zamanda bir devlet reformuydu.

Dahası Mete Han döneminde dış politika anlayışı da belirgin biçimde şekillendi. Çin ile ilişkiler salt çatışma üzerine kurulmadı; ticaret anlaşmaları, "heqin" adı verilen siyasi evlilikler, diplomatik yazışmalar yürütüldü. Bir göçer devletinin bu denli sofistike bir dış politika izlemesi, Hunları sadece savaşçı bir kavim olarak görmemize engel olur. Aslında engel olmalıdır.

Çin Seddi'nin arkasındaki siyasi irade

Büyük Hun İmparatorluğu ile Çin arasındaki ilişki, tarihin en uzun soluklu güç dengelerinden birini oluşturur. Çin'in kuzey sınırlarına yönelik Hun baskısı o denli belirleyici oldu ki Çin İmparatorluğu'nun meşhur surlarını ve ilerleyen dönemde Çin Seddi'nin temellerini büyük ölçüde bu baskıya karşı inşa ettiği bilinir. Dünyanın en tanınan yapılarından birinin arkasındaki siyasi iradeyi, bir ölçüde Hunların varlığı şekillendirdi. Bunu hep ilginç bulmuşumdur: Bir medeniyet kendi savunma mimarisini karşısındaki güce göre kuruyorsa o karşısındaki gücü ciddiye aldığı kesindir.

Çin kaynaklarında Hunlar bazen "barbar" olarak nitelendirilir. Bu, büyük ölçüde Çin'in kendi perspektifinden yazılmış bir edebiyat geleneğinin ürünüdür. Tarihin bir çeşit arkeolojisi var, her kaynağın kimin elinden çıktığını ve hangi amaçla yazıldığını sormak gerekir. Nitekim son araştırmalar ve arkeolojik bulgular, Hun toplumunun köklü bir zanaatkârlık geleneğine, belirli ritüellere, karmaşık bir siyasi hiyerarşiye ve dış dünyayla canlı ticaret ağlarına sahip olduğunu ortaya koyuyor. Bunlar "barbar" kavramıyla pek örtüşmüyor.

Bozkırın geride bıraktıkları

Büyük Hun İmparatorluğu tarihin belirli bir noktasında parçalandı. Kuzey ve güney kollarına ayrıldı, iç çatışmalar yaşandı, bazı kollar batıya yöneldi. Hunlar Avrupa'ya sürüklendikçe tarih, onları başka coğrafyaların anlatısına yerleştirdi.

Ama Orta Asya'da kalan miras, bir sonraki halka olan Göktürklere, ardından Uygurlara, Karahanlılara aktarıldı. Ondalık askeri teşkilat, Şanyuluk kurumu etrafında örülen siyasi meşruiyet anlayışı, gök ile yer arasında köprü kuran hükümdar algısı... Bunların hepsini Türk devlet geleneğinin ilerleyen dönemlerinde, farklı biçimlerde de olsa görmek mümkündür.

Selçuklu sultanlığında devlet ile ordu arasındaki ilişkinin kurgulanma biçimine bakın. Osmanlı'nın taşra yönetimindeki kademeli yapıya bakın. Merkezin gücünü yerel dinamiklerle dengelemek zorunda kalan her Türk devletinin çözüm arayışına bakın. Köklerin nereye uzandığını görmek için o kadar da derine inmek gerekmeyebilir.

Tarihsel hafıza neden şart?

Modern Türkiye, kendini tarihsel olarak konumlandırırken bu köklere zaman zaman döner, zaman zaman mesafeli durur. Bu tutarsızlık anlaşılabilir; kimlik tartışmaları her toplumda çetrefillidir. Ama şunu söyleyebilirim: Bir devletin bugününü anlamak için onun devlet geleneğinin nereden beslendiğini bilmek, salt nostaljik bir tatmin sağlamaz. Kurumların nasıl şekillendiğini, yönetim reflekslerinin nereden geldiğini, siyasi meşruiyetin hangi sembolik dile dayandığını açıklamak için tarihsel hafıza gereklidir.

Büyük Hun İmparatorluğu, antik tarih rafına kaldırılıp, okul kitaplarında yer bulacak bir konu değil. Türk siyasi geleneğinin ilk büyük denemesi olarak dönemin koşullarında olağanüstü sofistike bir devlet aygıtı kurduğu görüşü giderek daha fazla kabul görüyor. Bozkırda kurulan bu düzen, yüzyıllar boyunca akan bir geleneğin ilk halkasıydı. Tarihin en eski katmanlarına inildikçe bugünün çok daha anlaşılır göründüğü anlar oluyor; Büyük Hun tam da o anlardan birini sunan bir kapıdır.

Kaynakça:

  • cumhuriyet.com.tr

Etiketler

Mustafa Sakalsız

Yazar

Mustafa Sakalsız

Osmanlı devlet tarihi, arkeoloji, eski medeniyetler ve paleontoloji alanlarında kırk yıllık meraklı ve tarih okuma üstadı araştırmacı.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş