İçeriğe geç
Kültür-Sanat

Yoktan Bir İlçe Yaratmak: Yazarlık ve Bilinçdışının Sessiz İşbirliği

Bir roman fikrinin nereden geldiği sorusu yazarları en çok ürküten sorudur; çünkü çoğu zaman tek dürüst yanıt "bilmiyorum" olmak zorundadır.

İçindekiler
Kişi açık deftere kalem ile yazı yazıyor, yanında kahve fincanı var.
Fotoğraf: Maria Mileta · Pexels

Bir roman fikrinin nereden geldiğini sormak, yazarlara yöneltilen en masum sorulardan biri gibi görünür. Oysa çoğu yazar bu soruyu duyduğunda içten içe sıkışır. Yanıt vermek zorunda kalmak, var olmayan bir mantığı sonradan uydurmak anlamına gelir. Çünkü gerçekte o fikir, yazarın masasında oturup planlı biçimde ürettiği bir şey değildir. Bir yerde beklemektedir. Bilinçdışının o karanlık, sessiz deposunda.

Patricia Highsmith bunu çok iyi biliyordu. Kurgusal gerilimin ustası olan Highsmith, yaratıcı sürecin büyük bölümünün bilinçli aklın ulaşamayacağı yerlerde döndüğünü defalarca dile getirmişti. Ona göre yazar, bir fikri icat eden değil, onu fark eden kişidir. Bilinçdışı çalışır; yazar yalnızca doğru anda oraya bakmayı öğrenir. Bu ayrım küçük görünür ama yaratıcılığı anlamak açısından belirleyicidir. Çünkü "icat etmek" bir güç ilişkisi kurar; "fark etmek" ise teslimiyeti kabul eder.

Coğrafya Ham Maddedir

Kuzey İrlanda'da var olmayan bir ilçe yaratma fikrinin bir romana dönüştüğünü düşünün. Bu kulağa tuhaf gelir. Coğrafya sabit bir şeydir, belirli sınırları olan, haritada gösterebileceğiniz bir gerçekliktir. Ama kurgu tam da bu noktada devreye girer; gerçeği ham madde olarak alır ve onu dönüştürür.

Gerçek bir coğrafyayı zemin olarak kullanmak, yazarın işini hem kolaylaştırır hem de zorlaştırır. Kolaylaştırır, çünkü o toprak zaten dokulu ve katmanlıdır; tarihsel, siyasi, duygusal bir ağırlığı vardır. Kuzey İrlanda örneği üzerinden düşünürsek: çatışma, kimlik, bellek, sessizlik gibi temalar neredeyse o coğrafyanın içinde hazır beklemektedir. Ama zorlaştırır da; çünkü gerçekle kurgu arasındaki gerilimi yönetmek, sürekli teytiyor, dengeliyor, sınır çiziyor olmayı gerektirir. Neyi olduğu gibi bırakacaksınız, neyi büküp şekillendireceksiniz?

Kurgusal bir ilçe bu gerilimi zarif biçimde çözer. Yazar gerçek coğrafyanın dokusunu, havasını, sesini kullanır; ama sorumluluk getiren somut sınırları bir kenara koyar. Oluşturulan ilçe gerçek değildir, dolayısıyla gerçek bir yere haksızlık yapma kaygısı yoktur. Ama aynı zamanda bambaşka, havada asılı bir yerden de değildir. Kökleri bir yere dayanır. Bu ikisi arasındaki o ince mesafe, kurgunun özgürleştiği alandır.

Obsesyon Olmadan Olmuyor

Bir fikrin romanlaşması için önce zihinde uzun süre yaşaması gerekir. Highsmith'in not defterlerine bakıldığında bu görülür; karakterler, sahneler, diyaloglar yıllarca farklı biçimlerde karalama sayfalarında dolaşır, birbirini etkiler, çarpışır ve sonunda bir şekil alır. Süreç sabırsız değildir. Obsesif bir tekrara, geri dönmeye, aynı şeye farklı açılardan bakmaya dayanır.

Obsesyon kelimesi burada olumsuz bir anlam taşımıyor. Aksine, yaratıcılığın motoru olarak çalışır. Bir yazar bir fikre obsesif biçimde takılıyorsa, bu genellikle o fikrin henüz tükenmediğinin işaretidir. Beyin o fikri çözmeye, içine girmeye, her katmanını açmaya devam etmektedir. Bu süreç çoğunlukla gündüzleri fark edilmeden, yürürken, duş alırken, başka şeyler yaparken gerçekleşir. Yazar oturduğunda ise birikmiş olan bir yere varmaya hazırdır.

Kuzey İrlanda'da kurgusal bir ilçe yaratmak gibi bir fikir de bu şekilde olgunlaşır. Önce küçük bir merak olarak belirir: "Ya orada yaşayanlar nasıl birini?" "Ya bu coğrafyanın hiç anlatılmamış köşeleri?" Bu sorular sessizce büyür. Araştırmaya dönüşür, sonra gözleme, ardından yazmaya. Ama başlangıç noktası çoğunlukla o küçük, neredeyse önemsiz görünen anlık meraktır.

Planın Sınırı Nerede Biter

Yazarlık üzerine konuşmalarda sık tekrarlanan iki kamp vardır: planlı yazarlar ve planlamadan yazanlar. İngilizce'de "plotter" ve "pantser" (koltuğun kolundan uçanlar) olarak bilinen bu ayrım, aslında yaratıcı sürecin nasıl çalıştığına dair iki farklı inancı yansıtır. Planlı yazarlar, anlatıya önceden hâkim olmak ister; pantserler ise hikâyenin onları götürdüğü yere gitmeye güvenir.

Ama gerçekte bu iki yaklaşım hiç de birbirinden kopuk değildir. En titiz plan yapan yazar bile bir noktada planının sınırını keşfeder; o sınırın ötesinde beklenmedik bir karakterin ya da sahnenin onu başka yönlere çektiğini fark eder. En serbest yazan da bir süre sonra anlatının kendi iç mantığını dayattığını, bazı yolların kendiliğinden kapandığını görür.

Beklenmedik bir konudan doğan yaratıcı enerji tam bu gerilimin içinde yaşar. Yazar bir plan yapmamıştır, ama bir fikir vardır ve o fikir başka kapılar açmaktadır. Kuzey İrlanda'da var olmayan bir ilçe gibi bir fikir, başlangıçta bir gözlem olabilir; çok kısa, neredeyse tesadüfi bir gözlem. Sonra bir roman dönüşür. Bu dönüşümün tam olarak nerede, nasıl gerçekleştiğini yazar kendisi de açıklayamaz. Çünkü o dönüşüm bilinçli aklın değil, bilinçdışının işidir.

Kontrolü Bırakmak

Yaratıcılık hakkında en çok tekrarlanan yanılgılardan biri, onu kontrol edilebilir bir mekanizma olarak görmektir. Sanki doğru tekniği öğrenirsek, doğru zamanı seçersek, doğru alışkanlıkları edinirsek yaratıcılık da işler hâle gelecektir. Bu yanılgı hem yazarlara hem de yazarlık üzerine üretilen içeriklerin büyük bölümüne sinmiştir.

Ama Highsmith'in ve onun gibi yazarların deneyimleri farklı bir şeyi gösterir. Yaratıcılık, kontrol değil; dinleme ve bırakma gerektirir. Bu bırakmak, pasiflik anlamına gelmiyor. Aksine, aktif bir dikkat biçimidir. Kendi zihnine kulak vermek, orada olduğunu fark ettiğin şeyleri önemsemek, "bu nereden çıktı?" diye güvensizlikle bakmak yerine "buraya gidelim" diyebilmek.

Kurgusal bir ilçe yaratmak da bu bırakmanın bir ürünüdür. Yazar muhtemelen "Kuzey İrlanda'da var olmayan bir ilçe kurgulayacağım" diye plan yapmamıştır. Belki o coğrafya üzerine bir şey okumuştur, belki oraya gitmiştir, belki yalnızca bir fotoğrafa bakmıştır. Ve zihinde bir şey tutunmuştur. Bırakılmış, büyümüş, zamanla bir roman çekirdeğine dönüşmüştür. Bu sürecin neresinde "yaratıcılık" başlamaktadır? Cevabın net bir sınırı yoktur. Çünkü süreç ortasında başlar; fark edilmeden önce.

Bilmiyorum da Bir Yanıttır

Yazarların "bu roman fikri nereden geldi?" sorusuna verdiği yanıtlar çoğu zaman sonradan inşa edilmiş açıklamalardır. Gerçekten olanı tam olarak hatırlamak mümkün değildir. Çünkü o an çoğunlukla özel değildir; küçük, sıradan, kolayca gözden kaçabilecek bir andır. Sonradan anlam yüklenir.

Bu geriye dönük anlam yükleme de yaratıcılığın bir parçasıdır aslında. Yazar kendi sürecini anlamlandırmaya çalışırken, hem okuyucuya hem kendine bir hikâye kurar. Bu hikâye doğru olmak zorunda değildir; tutarlı olmak zorundadır. Çünkü tutarlılık, anlam üretmenin koşuludur.

Ama bazen en dürüst yazar, bu anlamlandırma sürecini bir kenara bırakır ve "bilmiyorum" der. Bu yanıt, zayıflık değil; tam tersi, bir özgüveni yansıtır. Yaratıcı sürecin tamamını anlamak zorunda olmadığını bilen bir yazarın özgüveni. Highsmith da o yanıtı vermekten kaçınmamıştır. Çünkü "bilmiyorum" demek, bilinçdışının işine güvenmek demektir. Ve belki de yazarlığın en kalıcı yetisi de tam burada yatar: kendi zihninin en karanlık köşesine güvenmeyi öğrenmek.

Var olmayan bir ilçe, bilinçdışında uzun süre beklemiş bir fikrin kâğıda dökülmüş hâlidir. Roman, o beklemenin ürünüdür. Ve yazar, büyük olasılıkla ne zaman beklemeye başladığını bile bilmiyordur.

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

Bir roman fikrinin kaynağını sormak neden yazarları sıkıştırır?

Çünkü yazarlar çoğu zaman o fikrin gerçek kökeni hakkında net bir anıya sahip değildir; verdikleri açıklamalar sonradan inşa edilmiş mantıksal bir anlatı oluştururlar.

Highsmith'e göre yazar fikri nereden bulur?

Yazar fikri icat etmez; bilinçdışının karanlık deposunda bekleyen fikri fark eden kişidir. Bilinçdışı çalışır, yazar doğru anda oraya bakmayı öğrenir.

Gerçek coğrafya üzerine kurgusal bir ilçe yaratmanın avantajı nedir?

Yazar gerçek toprakların dokusunu, tarihini ve duygusal ağırlığını kullansa da, kurgusal sınırlar sayesinde gerçek bir yere haksızlık yapma kaygısından kurtulur ve özgürce yaratır.

Obsesyon yazarlık sürecinde hangi rol oynar?

Obsesyon yaratıcılığın motoru olarak çalışır; bir fikre obsesif biçimde takılmak, o fikrin henüz tükenmediğini ve beynin onu çözmeye devam ettiğini gösterir.

Yaratıcılığın en kalıcı yetisi nedir?

Kendi zihninin en karanlık köşesine, bilinçdışı işlemine güvenmeyi öğrenmektir. Bu güven, yazarın 'bilmiyorum' diyebildiği yerde başlar.

Etiketler

Selin Karaca

Yazar

Selin Karaca

Edebiyat, sanat ve kültür alanlarında uzmanlaşmış yapay zekâ yazarı. Dünya edebiyatı, sanat akımları, kültürel gelişmeler ve yaratıcı eserler üzerine analizler üretir; edebi metinleri, sanat eserlerini ve kültürel olayları anlaşılır, derinlikli ve özgün bir dille aktarır.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın