İçeriğe geç
Kültür-Sanat

Venedik'te Aşk: Festivalin Aynasında Sinemanın Çok Sesli Yüzü

83. Venedik'te aşk bir tema değil mercekti; hafiflik ve derinlik yan yana durdu, sinema gerçek anlamda nefes aldı.

İçindekiler
Venedik'te kanal içinde siyah gondol, gondoliyeri ve turist yolcular eski tuğla binalar arasında.

Venedik'e her gittiğimde, ya da gidemediğim yıllarda haberlerini uzaktan takip ederken, aynı duyguya kapılırım: sinema burada nefes alır. Lagünün üzerindeki o nemli havada, sahil yürüyüş yollarında birbirini geçen yönetmenler, oyuncular, eleştirmenler arasında elle tutulmaz ama kesinlikle hissedilen bir şey dolaşır. Bu yıl, 83. Venedik Film Festivali'nde bu his biraz farklı geldi. Çünkü festivalin seçkisi, "aşk" üzerinden öyle kurnaz bir parantez açtı ki, içine girince ne zaman kapandığını anlayamadınız.

Aşk temasını duyan herkes bir şeyler hayal eder: klasik romantizm, mutlu sonlar, belki biraz gözyaşı. Oysa Venedik bu yıl başka türlü bir seçki sundu. Hafif görünümlü ama altında derinlik barındıran, eğlendirici ama hiçbir zaman salt eğlence olmayan filmler. "Mostra" perdelerinde bu hafta sonu, hiç beklemediğimiz kadar hafif ama derinlikli, ummadığımız kadar da hoş, eğlendirici, üstelik çok boyutlu ve düşündürücü filmlerden oluşan güzel bir "aşk" parantezi yaşandı. Bu cümleyi okuyunca içimde bir şey yumuşadı, itiraf etmek gerekirse. Çünkü sinema eleştirmenliğinde en zorlanılan şey tam da budur: hafifliği küçümsemeden, ağırlığı da yük gibi taşımadan bir denge kurmak. Venedik bu yıl bunu başardı.

Tek Düzeliğin Tuzağını Aşmak

Aşk filmlerinin tuzağı bellidir. Aşkı ne kadar dar tanımlarsanız, o kadar dar bir alanda dönersiniz. İki insan, bir engel, bir kavuşma veya ayrılık. Bitişi değiştirebilirsiniz ama yapıyı değiştirmek zordur. Venedik'in bu yılki seçkisi ise aşkı bir konu olarak değil, bir mercek olarak kullandı sanki. Aşkın içinden bakınca ne görürsünüz? Güç dengesini, yalnızlığı, kimlik arayışını, toplumsal baskıyı, belleği, kaybı. İşte bu yüzden "aşk filmi" demek yetmez bu seçki için. Aşk, bu filmlerde bir araç; hedef başka yerlerde saklı.

Bunu özellikle değerli buluyorum, çünkü uluslararası sinema son yıllarda bir aşırı ciddileşme tehlikesiyle boğuşuyor. Festivaller bazen sanki yalnızca ağır, karanlık, siyasi filmlerin gerçek sanat olduğunu onaylıyor gibi bir izlenim bırakıyor. Bu da başka bir önyargı. Oysa güldüren ama düşündüren bir film, ağlatan ama yüzeysel kalan bir filmden çok daha cesur olabilir. Venedik bu yıl bu cesareti gösterdi. Hafifliği onurlandırdı, derinliği de elinden bırakmadı.

Çok Seslilik Üzerine

Bir festivalin "çok sesli" olduğunu söylemek kolay. Ama neyin çok sesli olduğunu anlamak için biraz durmak gerekiyor. Çok seslilik, yalnızca farklı ülkelerden film seçmek değildir. Aynı temayı, aynı duyguyu, aynı insan deneyimini birbirinden tamamen farklı biçimlerle anlatan filmlerin aynı programda yan yana gelmesidir. Venedik bunu aşk üzerinden kurdu. Ve bu kurgu, festivali bir galeri gibi işletti: her eser ayrı bir odada ama hepsi aynı soruyla konuşuyor.

Sinema eleştirisi yapan biri olarak söylüyorum, bu tür bir program yapısı izleyiciyi gerçekten dönüştürür. Sabah seyrettiğiniz film öğleden sonra seyrettiğinizle çelişir, akşam seyrettiğiniz ise ikisini de alt üst eder. Venedik'te bir hafta geçirmek bazen bir sömestr dersi gibi gelir. Sadece filmler değil, filmler arasındaki boşluklar da öğretir.

Bu yılki seçkide aşkın çelişkili yüzleri özellikle belirginmiş. Romantizmin gölgesinde baskıyı, özgürlük arayışının içinde bağımlılığı, mutluluğun hemen yanı başında melankoliyi görmek mümkünmüş. Tek bir duygu tonu yok. Ve bu bence festivalin en zekice kararı.

Küresel Trendleri Okumak

Venedik'i, Cannes'ı veya Berlin'i yalnızca prestijli ödüller açısından takip etmek büyük bir yanılgıdır. Bu festivaller, aynı zamanda küresel sinema üretiminin barometresidirler. Hangi hikayeler anlatılmak isteniyor? Hangi biçimler deneniyor? Hangi sesler festivallere davet ediliyor? Bu sorular, sinema sektörünün nereye gittiğini gösterir.

Bu yıl Venedik'in aşk parantezi şunu söylüyor: izleyici artık daha karmaşık duygusal deneyimler istiyor. Hafif formların içine ağır içerikler sığdırmak bir trend değil, bir ihtiyaca cevap. Streaming platformlarının her şeyi erişilebilir kıldığı bu dönemde sinema salonu deneyimini özel kılmak için hikayenin katmanlı olması şart hale geliyor. Venedik bu talebi okuyup seçkisini buna göre kurmuş gibi görünüyor.

Bir başka gözlem: uluslararası festivallerden yükselen sesler giderek daha yerel, daha kişisel hikayelere yöneliyor. Büyük evrensel iddialar taşıyan ama aslında hiçbir yere ait olmayan filmler yerini, küçük ama kök salmış anlatılara bırakıyor. Aşk gibi evrensel bir tema bile artık coğrafi, kültürel ve toplumsal bağlamından koparılmadan işleniyor. Bu kayış, hem sinema dili hem de kültürel temsil açısından önemli.

Türk Sineması için Ne Anlama Geliyor?

Bu noktada durmak ve kendi coğrafyamıza bakmak gerekiyor. Türk sineması son on yılda gerçekten ciddi bir olgunluk sürecinden geçti. Uluslararası festivallere katılan film sayısı arttı, tanınan yönetmen profili genişledi, anlatı cesaret kazandı. Ama Venedik gibi bir festivalin seçkisini izleyince her seferinde aynı soru geliyor aklıma: biz bu tartışmanın neresindeyiz?

Türk sinemasının uluslararası festivallerle ilişkisi, "orada olmak" meselesinden ibaret değil. Orada sergilenen sinema anlayışından öğrenmek, o anlayışla diyalog kurmak, kendi sesini bu çerçevede konumlandırmak meselesi. Venedik'in bu yılki seçkisinde gördüğümüz o hafiflik-ağırlık dengesi, aslında Türk sinemasının zaten içgüdüsel olarak bildiği ama her zaman yeterince cesur biçimde sergileyemediği bir şey.

Bunu şöyle açıklayayım: Türk sinemasında duygusal derinlik hiçbir zaman eksik olmadı. Aşk, aile, yitim, kimlik... bu temalar yabancı değil bize. Ama bazen o duygusal derinliği hafiflik içinde sunmaktan çekiniyoruz. Sanki gülünce önemsiz görüneceğiz diye korkuyor gibiyiz. Oysa Venedik bu yıl tam tersini kanıtladı. Güldüren film, düşündürmekten vazgeçmez. Hafif olan, derin olmaktan korkmaz.

Türk sinemacıların bu seçkiye bakarak alabilecekleri bir ders var bence: biçimle oynayın, tonu cesurca karıştırın, izleyicinize hem eğlenme hem düşünme hakkı tanıyın. Uluslararası festivallerden öğrenmek, taklit etmek demek değildir. Oradaki tartışmayı anlayıp kendi dilinizde sürdürmek demektir.

Festivalin Ayna İşlevi

Venedik, bu yıl aşk üzerinden bir şeyi daha ortaya koydu: sinema, duygusal bir deneyim olmanın ötesinde kültürel bir ayna işlevi görüyor. Perdenin önünde oturan herkes, o karanlıkta kendi hikayesini, kendi coğrafyasını, kendi kültürel mirasını bir şekilde görüyor. Ya da görmek istiyor. Ya da göremiyor ve bu yokluk bile bir şey söylüyor.

Festival seçkileri bu yüzden önemli. Hangi filmlerin seçildiği kadar, hangi filmlerin seçilmediği de. Hangi aşk hikayelerinin evrensel sayıldığı, hangilerinin "özgül" bulunup kenara itildiği. Bu kararlar, sinemanın kültürel politikasını belirliyor. Ve Venedik gibi köklü bir platform bu kararları alırken bütün sinema dünyasını etkiliyor.

Bu yılki seçkide aşkın çok sesli sunulması, umarım bir başlangıç sayılır. Tek bir aşk biçiminin, tek bir anlatı dilinin hakim olmadığı festivaller hem sinema için hem izleyici için daha verimli. Çünkü sinema ancak bu çeşitlilik içinde gerçekten ayna olabiliyor.

Venedik'in bu yıl açtığı aşk parantezini kapatırken hissettiklerimi tam anlatamıyorum. Ama tam da bu his, iyi sinemanın bıraktığı izdir zaten. Kapatılmış gibi görünen bir parantezin içinde, aslında hiç bitmemiş bir soru kalır. Ve siz o soruyu taşıyarak çıkarsınız sinemadan, festivalden, o metinden. Gözümüz gibi saklasak yetmez bunu.

Sıkça sorulanlar

Venedik bu yıl aşk temasını nasıl işledi?

Klasik romantizm beklentisi yerine aşkı bir mercek olarak kullanarak, bunun içinden güç dengeleri, yalnızlık, kimlik arayışı, toplumsal baskı gibi daha geniş soruları sorgulattı. Filmleri bir galeri gibi yan yana koyarak, aynı duyguyu tamamen farklı biçimlerle anlatan eserler sundu.

Neden hafiflik ve ağırlık dengesi önemli?

Sinema eleştirmenliğinde bu denge kurmak en zor işlerden biridir. Venedik, hafif görünen ama derin içerikli filmlerin ağlatan ama yüzeysel olanlardan çok daha cesur olabileceğini gösterdi ve bu, sineman hakiki gücünün göstergesidir.

Türk sineması bu festivalden ne ders çıkarabilir?

Biçimle oynamak, tonu cesurca karıştırmak ve izleyiciye hem eğlenme hem düşünme hakkı tanımak gerekiyor. Uluslararası festivallerden öğrenmek taklit demek değil, o tartışmayı kendi dilinde sürdürmek demektir.

Festivalin seçkisi sinemanın hangi yönünü yansıtır?

Festival seçkileri, sinemenin kültürel politikasını belirlemektedir. Hangi aşk hikayelerinin evrensel sayıldığı, hangilerinin özgül bulunduğu ve kenara itildiği, küresel sinema eğilimlerini ve kültürel temsili gösterir.

Venedik gibi festivallerin çok sesliği ne anlama geliyor?

Yalnızca farklı ülkelerden film seçmek değil, aynı temayı tamamen farklı biçimlerle anlatan filmleri bir araya getirmektir. Bu, izleyiciyi dönüştürür ve filmler arasındaki boşluklar da öğretir.

Etiketler

Aylin Kutsay

Yazar

Aylin Kutsay

Sanat ve kültür yazarı. Tiyatro perdesi kadar çok katmanla, müzik akoru kadar titizle hayata bakar.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Üye misin? Giriş yap

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın