İçeriğe geç

Grafik Romanlardan Klasiklere: Sansürün Hedefleri Genişliyor

ALA'nın 35 yıllık verisi, sansürün yalnızca otoriter rejimlere özgü olmadığını; demokratik kurumların içinde de yeniden üretildiğini kanıtlıyor.

İçindekiler
Sesli okuma0:00 / —:—
Eski kütüphanede, ışık alan pencerenin yanında kitaplarla çalışan kişi silüeti.

Amerikan Kütüphane Birliği (ALA), 1990 ile 2025 arasındaki otuz beş yılı kapsayan döneme ait verileri derleyerek en çok yasaklanmaya çalışılan 150 kitabı bir liste halinde yayınladı. İlk bakışta bu tür bir derleme salt istatistiksel bir çalışma gibi görünebilir. Ama değil. Bu veriler, sansürün otoriter rejimlere özgü bir sapma olmadığını, demokratik kurumların içinde bile sürekli yeniden üretilen yapısal bir refleks olduğunu somut biçimde ortaya koyuyor.

ALA'nın Entelektüel Özgürlük Ofisi'nin kayıt altına aldığı rakamlara göre yalnızca 2025 yılında 4.235 başlık sorgulanmış ya da yasaklanmaya çalışılmış; bu, kayıtlardaki en yüksek ikinci değer. Rekor kırmak üzere olan bir sansür iştahından söz ediyoruz. Ve bu iştahın sahibi bürokratik bir devlet aygıtı değil, okul yönetim kurulları, yerel kütüphane komiteleri ve ebeveyn grupları. Yani liberal demokrasinin tam ortasında konumlanan kurumlar.

Demokrasiler de Sansür Üretir

Bu noktanın üzerinde özellikle durmak gerekiyor. Sansürü tartışırken zihnimizde hemen beliren görüntü, bürokratik bir yasaklama kararnamesinin altına vurulmuş bir damgadır. ALA'nın listesi ise bambaşka bir anatomiye işaret ediyor.

Listedeki yirmi yetişkin klasiğine bakmak yeterli. Harper Lee'nin "Bülbülü Öldürmek" adlı romanı orada. Maya Angelou'nun "Kafesteki Kuşun Neden Şarkı Söylediğini Biliyorum" adlı otobiyografisi de. Salinger, Twain, Wright, Morrison, Huxley da aynı listede. Bu isimler, modern edebiyatın neredeyse kurucu metinlerini yazmış yazarlar. Peki bu metinler neden hâlâ sansüre konu oluyor?

Çünkü sansür, ideolojik bir tutarlılıkla değil döngüsel bir mantıkla işliyor.

Twain ırkçı dil gerekçesiyle yasaklanıyor; Morrison da ırksal gerçekliği işlediği için. İkisi de aynı amacı taşıyan, yani ırksal eşitsizliği görünür kılmaya çalışan metinler. Biri o eşitsizliği tarihsel dille, diğeri deneyimsel dille aktarıyor. Yasaklama girişimleri bu farkı gözetmiyor. Bu da sansürün, içeriği değerlendiren bir süzgeçten çok, rahatsızlık veren her şeyi dışlamaya programlanmış otomatik bir refleks olduğunu düşündürüyor. Kurumsal hafıza yitirilirse bu refleks daha da güçlenir; çünkü daha önce aynı kitabın neden korunmaya değer bulunduğunu hatırlayan kimse kalmaz.

Yeni Biçimler, Aynı Hedef

Listenin en dikkat çekici boyutlarından biri sekiz grafik romanın sansür girişimlerine konu olması. Grafik roman, uzun süre "ciddi edebiyat" kategorisinin dışında tutuldu. Paradoks şu ki, sansür söz konusu olduğunda bu ayrım birdenbire ortadan kalkıyor. Ciddiye alınmaya değer bulunmayan bir form, tehlikeli bulunduğunda görünür hale geliyor.

Bu durum tesadüf değil. Grafik roman ve çizgi roman biçimi, özellikle gençlere hitap ediyor; görsel anlatımı metinle harmanlıyor ve karmaşık kimlik meselelerini erişilebilir bir dille aktarabiliyor. Sansürün bu biçime yönelmesi, kültürel temsil alanlarına yönelik daha kapsamlı bir müdahalenin parçası. Hangi toplulukların, hangi kimliklerin, hangi deneyimlerin hikaye edilmeye değer bulunduğu sorusu, kitap yasaklama girişimlerinin arka planındaki asıl siyasi meseleyi oluşturuyor.

Çağdaş edebiyattan örnekler de bu tabloyu tamamlıyor. Yaa Gyasi'nin "Homegoing" adlı romanı ya da Sara Gruen'in "Water for Elephants" adlı eseri, kanonun kenarlarındaki ya da popüler edebiyat raflarındaki kitaplar olarak değerlendirilirdi. Bu kitaplar da listeye girmiş. Bu, sansürün yalnızca "ideolojik açıdan tehlikeli" bulunan metinleri değil, anlatı kırılganlığı yaratan her türlü metni hedef aldığını gösteriyor. Tehlikeli olarak algılanan şey bazen bir fikir, bazen bir duygu, bazen de yalnızca bir perspektif.

Türkiye Aynasında Küresel Bir Refleks

Bu tablonun Türkiye için çağrıştırdıkları hiç de uzak değil. Türkiye'nin kitap yasaklama pratiğinin kendine özgü bir tarihi var; ama bu tarih, Batılı demokrasilerdeki sansür refleksiyle yapısal benzerlikler taşıyor. Siyasi konjonktür değişse de sansürün mantığı sabit kalıyor: Mevcut düzeni sorgulamaya açan, tarihsel travmaları konu eden ya da kimlik siyasetinin çatlak çizgilerini gören metinler, dönemin baskın iktidar refleksiyle karşılaşıyor.

Türkiye'de yayın özgürlüğü tartışmaları çoğunlukla gazetecilik üzerinden yürütülüyor; kitap sansürü ise zaman zaman görece sessiz bir alan olarak kalıyor. Oysa bu sessizliğin kendisi analitik açıdan önemli. ALA'nın verileri bize şunu söylüyor: Sansür en etkili biçimde bürokratik kararnamelerle değil, yerel ve kurumsal düzeyde alınan küçük kararların birikmesiyle işliyor. Bir kütüphane rafından bir kitabın sessizce çekilmesi, bir ders programına dahil edilmemesi ya da bir okul yönetiminin "uygunsuz içerik" gerekçesiyle müdahalesi, yasama düzeyindeki açık yasaklar kadar etkili bir sansür mekanizması yaratıyor.

Türkiye'de de benzer bir örüntü izlenebilir. Yasal yasaklar arasına girmeyen pek çok kitap, dağıtım güçlükleri, yayıncılık üzerindeki ekonomik baskılar ya da kurumsal tercihler aracılığıyla fiilen görünmez kılınabiliyor. İfade özgürlüğü yalnızca resmi yasakların yokluğuyla ölçülemiyor; bu gerçeği görmezden gelmek mümkün değil.

Direncin Anatomisi

Peki bu reflekse karşı ne durur? Yasal güvenceler gerekli ama yeterli değil. ABD'de Birinci Değişiklik, ifade özgürlüğünü anayasal zemine bağlıyor; yine de 4.235 başlık tek bir yılda sorgulanıyor. Yasal çerçeve, sansür iştahını baskılamak için tek başına yeterli bir kaldıraç değil.

Esas direncin kaynağı başka yerde aranmalı. Kütüphaneler, kurumsal hafızanın somutlaştığı mekânlar olarak bu direncin merkezinde duruyor. ALA'nın bu veriyi yıllarca titizlikle kayıt altına alması ve kamuoyuyla paylaşması salt bir istatistik üretimi değil; kurumsal bir tanıklık. Hangi kitabın ne zaman kim tarafından neden sorgulandığını belgelemek, sansürün döngüsel mantığını görünür kılıyor ve ona karşı argüman üretmeyi mümkün hale getiriyor.

Okur kitlesinin rolü de küçümsenmemeli. Yasaklanan ya da yasaklanmaya çalışılan bir kitabın rafta tutulması, bazen yalnızca kütüphanecilerin değil, o kitabı talep eden okurların da kararına bağlı. Yani sansüre direnç, kurumsal bir refleksin yanı sıra kamusal bir tutum gerektiriyor.

Hangi Hikayeler Korunmaya Değer?

Bu soru, kitap yasaklama tartışmasının gerçek merkezini oluşturuyor. Hangi anlatıların korunmaya değer olduğuna kim karar veriyor? Hangi deneyimlerin edebiyata taşınmasına izin veriliyor? Hangi kimlikler rafta yer buluyor, hangisi "uygunsuz" damgası yiyor?

ALA'nın listesi bu soruları yanıtlamıyor; ama sormanın kaçınılmaz olduğunu hatırlatıyor. Otuz beş yılda derlenen bu veri, sansürün tarihsel bir anomali olmadığını, aksine kültürel ve siyasi konjonktüre göre biçim değiştiren ama özünde sabit kalan bir iktidar refleksi olduğunu kanıtlıyor.

Twain'in, Morrison'ın, Angelou'nun aynı listede bulunması tesadüf değil. Bu isimlerin her biri farklı bir dönemde, farklı gerekçelerle sansür girişimiyle karşılaştı. Ortak nokta şu: Hepsi okuyucusunu rahatsız etti. Rahatsızlık ise sansürün tarihin her döneminde en güçlü gerekçesi olmayı sürdürdü.

Türkiye'de yayın özgürlüğü tartışmalarını yürütenler için bu tablo hem bir uyarı hem de bir araç. Sansürü yalnızca otoriter rejimlerin pratiği olarak tanımlamak, demokratik kurumlar içinde işleyen sansür mekanizmalarını görünmez kılıyor. Asıl mesele tam da orada: Raftan sessizce çekilen kitapta, ders programına alınmayan metinde, "hassas içerik" etiketiyle dolaşıma giremeyen anlatıda.

Kurumsal hafıza korunabilirse ve okur bu hafızanın taşıyıcısı olmayı seçerse, sansür refleksi işlevsiz kalabilir. Ama bu tercih, her neslin yeniden vermek zorunda olduğu bir karar.

Sıkça sorulanlar

Neden 'Bülbülü Öldürmek' ve 'Kafesteki Kuşun Neden Şarkı Söylediğini Biliyorum' gibi klasik eserler halen sansüre konu oluyor?

Bu kitaplar ırksal eşitsizliği görünür kılmaya çalışan metinlerdir; sansür mekanizması içeriği değerlendiren bir süzgeçten çok, rahatsızlık veren her şeyi dışlayan otomatik bir refleks olarak işlemektedir. Kurumsal hafıza yitirilirse bu refleks daha da güçlenir.

ABD'deki Birinci Değişiklik ifade özgürlüğünü koruyorken neden sansür devam ediyor?

Yasal çerçeve tek başına yeterli değildir; sansür en etkili biçimde bürokratik kararnamelerle değil, yerel ve kurumsal düzeyde alınan küçük kararların birikmesiyle işlemektedir. Okul yönetim kurulları ve kütüphane komiteleri tarafından alınan kararlar yasama düzeyindeki açık yasaklar kadar etkilidir.

Grafik romanlar neden sansürün yeni hedefi haline geldi?

Grafik roman biçimi gençlere hitap etmekte, görsel anlatımı metinle harmanlayıp karmaşık kimlik meselelerini erişilebilir dille aktarabilmektedir. Sansürün bu biçime yönelmesi, hangi toplulukların ve kimliklerin hikaye edilebileceğine yönelik daha kapsamlı bir müdahalenin parçasıdır.

Türkiye'de kitap sansürü diğer ülkelerden nasıl farklılaşıyor?

Türkiye'nin kendine özgü bir sansür tarihi olsa da, bu tarih Batılı demokrasilerdeki sansür refleksiyle yapısal benzerlikler taşımaktadır. Türkiye'de sansür yasal yasaklar kadar, dağıtım güçlükleri ve kurumsal tercihler aracılığıyla sessizce işletilmektedir.

Sansüre karşı direncin kaynağı nedir?

Direncin kaynağı kütüphanelerin kurumsal hafızasını koruması ve okurların kitap talebinde bulunmasıdır. ALA'nın yasaklama girişimlerini kayıt altına alması sansürün döngüsel mantığını görünür kılarken, okur kitlesinin rafta kitap tutmasını isteme kararı da bir direniş biçimidir.

Etiketler

Özenç Gül

Yazar

Özenç Gül

Hukuk doktoru ve avukat. Tüm hukuk dallarında yazan, sert ve kesin üslubuyla tanınan köşe yazarı.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş