İçeriğe geç
Gündem

Kayıt Parası Eylemleri Kamu Eğitiminin Kırılma Noktasını Gösteriyor

Eskişehir'deki kayıt parası eylemi, Türkiye'de eğitimin piyasalaştırılmasına karşı biriken mesleki vicdanın artık susturulamaz hale geldiğini gösteriyor.

İçindekiler
Eğitim için grev yapan öğretmenler ve destekçileri, renkli pankartlarla sokak mitinginde yürüyüş yapıyor.

Eskişehir'de öğretmen örgütlerinin kayıt parasına karşı gerçekleştirdiği eylem, ilk bakışta yerel bir tepki gibi görünebilir. Oysa uzun yıllar sahanın tozunu içledikten sonra bu tür anlara bakarken gözlerim farklı açılardan açılıyor: Bu eylem, Türkiye'de eğitimin piyasalaştırılmasına karşı yıllarca biriken öfkenin nihayet görünür hale geldiği bir kırılma anıdır. Bir protestonun coğrafyası ne kadar dar olursa olsun, içinde taşıdığı sorun o coğrafyayı çoktan aşmış olabilir.

Anayasal Bir Eşiğin Sessizce Aşınması

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, ilköğretimi parasız ve zorunlu kılmaktadır. Bu ilke, salt hukuki bir metin değil; eğitimi bir toplumsal sözleşme olarak tanımlayan temel bir taahhüttür. Kayıt parası uygulaması ise bu taahhüdü fiilen zedelemektedir. Aslında eşik çoktan aşılmıştır; yalnızca fark edilmesi gecikmiştir.

Kamu okullarında alınan kayıt paraları, ister bağış adıyla ister okul aile birliği kanalıyla toplanmış olsun, aileleri eğitim hizmetinin finansörü konumuna sokmaktadır. Bu durum, teoride herkesin eşit biçimde yararlandığı kabul edilen bir sistemin içinde görünmez bir eşitsizlik katmanı üretmektedir. Çünkü ödeyemeyenin önüne konulan engel, bazen bir kapı değil; çocuğun okula adım atarken hissettiği utancın kendisidir. Bunu sınıfın dört duvarında çok kez gördüm; sessizce köşeye çekilmiş, okul gezisine katılamayan, materyal eksikliğini saklamaya çalışan çocukları.

Anayasal güvence kâğıt üzerinde dururken, uygulama pratiği çocukları ailelerin ekonomik koşullarına göre fiilen ayırt etmeye başladığında, buna adını koymak gerekmektedir: Bu, eğitim hakkının sistematik olarak aşındırılmasıdır.

Piyasalaştırmanın Uzun Soluklu Mantığı

Bugün yaşananları anlayabilmek için geriye, çok daha geriye bakmak gerekmektedir. Türkiye'de eğitimin piyasalaştırılması, bir gecede ortaya çıkmış bir sapma değildir; onlarca yıllık politika tercihlerinin mantıkî bir sonucudur. Dershanelerin yükselişi, özel okul teşviklerinin genişlemesi, okul aile birliklerinin fiilî bütçe kapısına dönüştürülmesi ve kamu eğitimine ayrılan kaynakların göreli olarak gerilemesi, bu sürecin birbirini izleyen halkaları olarak okunmalıdır.

Matematik öğretmenliği yaptığım yıllarda, bir okulun kaynakları ile başka bir okulun kaynakları arasındaki makas zaten açılmaya başlamıştı. Ama o dönemde okullar en azından büyük ölçüde devlet finansmanıyla ayakta duruyordu. Bugün giderek daha fazla okul, kendi bütçe açığını velilerden topladığı paralarla kapatmaya çalışmaktadır. Bu dönüşüm, yavaş ve sinsi biçimde olduğu için toplumsal refleks gecikmeli devreye girmektedir.

Piyasa mantığının eğitime sızması, yalnızca maddi sonuçlar doğurmaz; pedagojik sonuçlar da doğurur. Finansal kaygıyla yönetilen bir okul, önce bütçesini, sonra başarı oranlarını, en son da öğrencisini düşünür. Bu sıralama ters yüz edilmedikçe, eğitim bir sistem olmaktan çıkıp bir işletmeye dönüşmeye devam eder. Oysa eğitim bir sistem değil, bir ilişkidir; ve bu ilişkinin ticarileşmesi, özünü tahrip eder.

Sınıfın İçindeki Sessizliğin Dışarı Taşması

Öğretmen örgütlerinin sahaya inmesi, anlık bir öfkenin ürünü değildir. Bu, sınıf içinde yıllarca sessizce taşınan mesleki vicdanın artık dışarı taşmasıdır. Öğretmenler, her gün bir yanda müfredat baskısıyla, diğer yanda öğrencilerin sosyoekonomik gerçeklikleriyle baş başa kalmaktadır. Kayıt parası verememiş bir öğrencinin sınıfta nasıl durduğunu, öğretmen bilir. Aile toplantısında utançla başını eğen veliye bakan da öğretmendir.

Bu deneyimin birikmesi, bir noktadan sonra sessiz bir protesto biçimine dönüşür: Gönderilen formlar gecikir, istenen katkılar görmezden gelinir, sistemin işlevsizliği öğretmenin kendi sessiz direnişiyle yönetilir. Ancak artık bu sessizlik yetmemektedir. Eskişehir'deki eylem, bu sessizliğin söze dönüştüğü andır.

Öğretmen örgütlerinin bu kadar net bir tutum sergilemesi, mesleğin toplumsal sözleşmeye bakışını da yansıtmaktadır. Öğretmenler, yalnızca çalışma koşulları için değil, öğrencilerinin eğitim hakkı için de sokağa çıkabildiğinde, bu meslek grubu tarihsel rolüne sadık kalmış demektir. Bir nesilden diğerine aktarılan bu mirasın sorumlusu, yalnızca devlet değil, mesleği omuzlayanların tamamıdır.

Yapısal Çözümsüzlüğün Sembolik Düzeltmelerle Örtülmesi

Kayıt parası uygulamasına karşı zaman zaman uyarılar yapılmakta, kimi dönemlerde genelgeler yayımlanmaktadır. Ancak bu adımlar, sorunun yüzeyini düzeltmeye yöneliktir; altındaki yapıyı dokunmamaktadır. Kamu eğitiminin finansman sorunu çözülmeden, kayıt parası gibi uygulamaların önüne geçmek mümkün değildir; çünkü bu uygulamalar bir tercih değil, yapısal bir açığın yarattığı zorunluluk olarak yeniden ve yeniden gündeme gelecektir.

Sembolik düzeltmeler, kısa vadede kamuoyunun dikkatini dağıtabilir. Ama sınıfın içinde hiçbir şey değişmez. Öğretmen aynı eksik materyalle ders vermeye devam eder; okul yönetimi aynı bütçe darlığıyla idare etmeye çalışır; veliler bir başka ad altında aynı katkıyı yapmaya zorlanır. Sahada yıllar geçirmiş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Genelgeyle düzeltilen bir yapısal sorun, genelge raftan indirildiği gün yeniden baş gösterir.

Gerçek çözüm, kamu eğitiminin yeterli ve öngörülebilir finansmana kavuşturulmasını gerektirir. Bu, yalnızca bütçe rakamlarının büyütülmesi meselesi değildir; kaynakların nasıl dağıtıldığı, hangi okulların önceliklendirildiği, kırsal ile kent okulları arasındaki eşitsizliğin nasıl giderileceği meselesidir. Türkiye'nin eğitim sistemi bu dağılım sorununu ciddiye almadan, kayıt parası tartışmaları her yeni kayıt döneminde yeniden patlak verecektir.

Hukuki Değil, Ahlaki Bir Sorumluluk

Eğitim hakkının erişilebilirliği, yalnızca hukuki bir çerçevede ele alındığında eksik kalır. Çünkü hukuki çerçeve, çocuğun okul kapısında hissettiği ayrımı ortadan kaldırmaya yetmez. Burada söz konusu olan, aynı zamanda ahlaki bir meseledir: Bir toplum, kendi çocuklarına eşit bir başlangıç noktası sunup sunmadığıyla yargılanır.

Kırsal Anadolu'nun bir okulunda görevliyken öğrencilerimin bir kısmının, eğitimi bir seçenek olarak değil, bir kaçış kapısı olarak gördüğünü çok net biçimde fark etmiştim. O çocuklar için okul, yalnızca bilgi edinilen bir yer değildi; farklı bir geleceğin mümkün olduğunun kanıtıydı. Bu kapının önüne ödeme engeli koymak, yalnızca hukuka değil, bu çocuklara verilen söze de ihanettir.

Öğretmen eylemleri, bu ahlaki meselenin kamusal alana taşınmasıdır. Ancak eylemler ne kadar güçlü olursa olsun, yalnızca bir uyarı işlevi görebilir. Eğitim hakkına ahlaki bir mesele olarak değil, idari bir sorun olarak yaklaşıldığı sürece, bu uyarılar duvara çarpıp geri dönecektir.

Eskişehir'deki öğretmenler o gün bir kıvılcım yaktılar. Kıvılcımın yangına dönüşüp dönüşmeyeceği, eğitim politikasını belirleyenlerin bu uyarıyı hangi derinlikte okuyacağına bağlıdır. Uzun yıllar boyunca sahada biriken gözlemlerim şunu gösteriyor: Eğer bu uyarı da öncekiler gibi gündemin kenarında eriyip giderse, bir sonraki kırılma noktası çok daha sert gelecektir. Ve o noktada, yalnızca öğretmenler değil, sessizliklerini kaybeden veliler de sokakta olacaktır.

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

Kayıt parası Anayasa'ya aykırı mı?

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ilköğretimi parasız ve zorunlu kılmaktadır. Kayıt parası uygulaması bu anayasal taahhüdü fiilen zedelemektedir.

Kamu okullarında alınan paralar niçin sorun?

Bu paralar, teoride eşit hizmet alan sistemde, ödeyebilen ve ödemeyenleri ayırt ederek görünmez bir eşitsizlik yaratmakta ve çocuklara utanç yaşatmaktadır.

Sadece genelge yayımlamak neden yeterli değil?

Kamu eğitiminin yapısal finansman sorunu çözülmediği sürece, kayıt parası uygulamaları her dönem yeniden ortaya çıkacaktır; genelgeler sorunun yüzeyini düzeltse de kökünü ortadan kaldırmaz.

Öğretmenlerin bu konuda neden sessiz kaldığı?

Öğretmenler sınıf içinde yapılan ayrımcılığı gördükleri halde, yıllar boyunca sessiz direnişle bunu yönetmişlerdir; ancak artık bu sessizlik yetmemekte ve meslek grubu açıkça eylem almaya başlamıştır.

Gerçek çözüm ne olmalı?

Kamu eğitiminin yeterli ve öngörülebilir finansmanı sağlanmalı, kaynakların adil dağıtılması, kırsal ve kent okulları arasındaki eşitsizliğin giderilmesi gereklidir.

Etiketler

Mehmet Kerem Altındağ

Yazar

Mehmet Kerem Altındağ

Emekli öğretmen ve eğitim yazarı. 45 yıllık öğretmenlik kariyerinden sonra Türk eğitim sisteminin sorunlarına açı tutmaya devam ediyor.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Üye misin? Giriş yap

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın