İçeriğe geç
Kültür-Sanat

Deniz Göktaş Davası ve Türkiye'de Kahkahanın Daralan Sınırı

Bir komedyenin sahnede kurduğu cümlenin tutukluluk kararına dönüşmesi, Türkiye'de mizahın artık estetik değil hukuki bir mesele haline geldiğini gösteriyor.

İçindekiler
Sesli okuma · 6 dk0:00 / 6:00
Deniz Göktaş Davası ve Türkiye'de Kahkahanın Daralan Sınırı

Bir komedyenin mikrofonun önünde kurduğu bir cümlenin, birkaç saat içinde iddianameye, ardından tutukluluk kararına evrildiği bir ülkede yaşıyoruz. Deniz Göktaş'ın sahnede sarf ettiği sözlerin ardından başlayan hukuki süreç, aslında tek bir sanatçının değil, Türkiye'de kahkahanın sınırlarının nereye kadar çekildiğinin hikâyesi. Mizah artık estetik bir tercih değil; savcılık fezlekelerinde, adli kontrol kararlarında, sosyal medya linçlerinde tanımlanan bir hukuki mesele. Sahnede söylenen bir cümle, aynı gece klipleniyor, ertesi sabah suç duyurusuna dönüşüyor, öğleye kadar bir ülke gündemine oturuyor.

Göktaş'ın davasına konu olan performansın içeriği, aslında stand-up sahnesinde defalarca denenmiş bir formülün Türkiye versiyonuydu: Gündelik bir gözlem, ardından beklenmedik bir kırılma, sonra da izleyicinin rahatsız olmaya en yatkın olduğu bölgeye doğru ilerleyen bir cümle. Dini referansların, cinselliğin ve gündelik hayattaki çelişkilerin iç içe geçtiği bu tür şakalar, sahnenin doğal grameridir. Ancak Türkiye'de bu gramerin bir maddesi yok; onun yerine ceza kanununun soyut ve genişletilmeye açık maddeleri devreye giriyor. Bir gecede sahneden alınan cümle, ertesi gün "halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama" başlığı altında dosyalanıyor. Göktaş'ın tutuklanmasına giden süreçte de sahnedeki performansın kaydı, bağlamından koparılmış birkaç saniyelik bir kesitle sosyal medyada dolaşıma girdi; kamuoyu tepkisi, yargısal refleksten önce şekillendi. Yargı, çoğu zaman olduğu gibi, tepkinin arkasından yürüdü.

Sahnenin Tabu Yıkıcı Doğası

Stand-up, doğduğu andan itibaren rahatsız etmek için var olan bir tür. Lenny Bruce'un 1960'ların Amerika'sında müstehcenlikten yargılanması, George Carlin'in "yayınlanamayacak yedi kelime"si, Richard Pryor'ın ırk üzerine kurduğu acı ironiler; hepsi mizahın konforlu bir eğlence olmadığını, aksine toplumsal ağrı noktalarının üzerine bilerek basıldığı bir sanat pratiği olduğunu gösterir. Sahne, izleyiciyle komedyen arasında geçici bir sözleşme kurar: "Burada söylenenler, dışarıda söylenenlerle aynı ağırlığı taşımayacak." Bu sözleşme çiğnendiğinde, yani sahnedeki cümle sahnenin dışına taşınıp gündelik hukukun terazisine konduğunda, mizahın kendisi imkânsızlaşır.

Türkiye'de stand-up görece genç bir tür. Cem Yılmaz'ın büyük salon komedisiyle popülerleşen, ardından Yılmaz Erdoğan kuşağıyla tiyatral bir estetiğe yerleşen mizah geleneği, son on yılda küçük sahnelerde, bar üstü mekânlarda, YouTube kliplerinde farklı bir damar buldu. Bu yeni damar, Anglosakson stand-up'ının doğrudanlığını Türkçe'nin ironi imkânlarıyla birleştirmeye çalışıyordu. Ancak bu deneme sahasında sanatçılar, her cümlenin ardından bir ihtimal olarak hukukun gölgesini hissetmeye başladılar. Bu perspektiften bakıldığında, Göktaş davası bir istisna değil; birikmiş bir kırılganlığın en görünür halkası.

Mizahın toplumsal işlevi tam da bu noktada devreye girer. Bir toplum neye güldüğünü unuttuğunda, neye kızacağını da unutur. Kahkaha, eleştirinin en dolaysız biçimidir; teorik bir metnin sayfalarca anlatmaya çalıştığı çelişkiyi, iyi kurulmuş bir cümle üç saniyede ortaya serer. Bu yüzden otoriter eğilimli iktidarlar, ciddi muhalefetten önce mizahı hedef alır: Bir karikatür, bir taşlama, bir stand-up cümlesi, resmi söylemin görkemli kelime dağarcığını bir çırpıda çözer.

Hukukun Gri Bölgesi

Türk Ceza Kanunu'nda mizahı doğrudan tanımlayan bir madde yok; ama mizahın içine düşebileceği pek çok madde var. "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama", "halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama", "kamu görevlisine hakaret", "cumhurbaşkanına hakaret"... Bu maddelerin ortak özelliği, oldukça geniş bir yorum alanı bırakmalarıdır. Sanatsal ifade söz konusu olduğunda, bu genişlik bir güvence değil, bir belirsizlik kaynağı haline gelir. Sanatçı, hangi cümlenin hangi maddenin kapsamına gireceğini önceden bilemez; bilmediği için de kendi kendine bir sınır çeker. Otosansürün mekaniği tam olarak buradan işler.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları, sanatsal ifadeye siyasi ifadeye tanınana yakın bir koruma alanı tanır; hicvin abartıya, kışkırtmaya ve rahatsız etmeye hakkı olduğunu defalarca vurgular. Türk yargısının bu içtihatlarla ilişkisi ise dalgalı bir seyir izliyor. Bir mahkeme sanatsal bağlamı gözeterek beraat kararı verirken, bir başkası aynı türden bir ifadeyi doğrudan suç unsuru olarak değerlendirebiliyor. Bu tutarsızlık, sahnedeki her komedyenin başının üzerinde asılı duran belirsiz bir kılıç gibi işliyor.

Bu okuma çerçevesine göre, Göktaş davasının asıl mesele haline getirdiği şey, tek bir cümlenin içeriği değil, sanatsal ifadenin hangi çerçevede değerlendirileceğine dair bir yöntem sorunudur. Sahne bir bağlam mı, yoksa bağlamdan bağımsız bir kamusal alan mı? Bir stand-up gecesinde 200 kişilik salona söylenen cümle, sosyal medyada milyonlara ulaştığında hâlâ o sahnenin sözleşmesi geçerli midir? Bu soruların hukuki cevabı henüz oturmuş değil; ama pratikte cevap veriliyor: Tutuklamayla, adli kontrolle, seyahat yasağıyla.

Otosansürün Sessiz İklimi

Son yıllarda benzer süreçlerden geçen isimlerin listesi giderek uzuyor. Pınar Fidan'ın sahnedeki bir esprisinin ardından yaşadığı hukuki ve toplumsal baskı, Berfin Yıldız'ın maruz kaldığı linç girişimleri, farklı isimlerin sosyal medya paylaşımları üzerinden açılan davalar... Her biri tek başına ele alındığında münferit görünen bu vakalar, yan yana konduğunda bir örüntü oluşturuyor: Kadın komedyenlerin bu örüntüde orantısız biçimde yer aldığı da ayrıca not düşülmesi gereken bir gerçek. Sahnede kadının bedeni, cinselliği ya da dini otorite üzerine kurduğu cümle, erkek meslektaşlarının aynı bölgede dolaştığı cümlelerden daha ağır bir toplumsal maliyetle karşılaşıyor.

Bu iklim, en çok yazılmayanda görünür hale geliyor. Bir komedyenin sahneye çıkmadan önce metninden çıkardığı cümleler, hiçbir gazete manşetine yansımaz; ama tam da bu görünmez ayıklama, kültürel iklimi belirler. Bir sanatçı, "bunu söylersem başım derde girer" diye düşünmeye başladığı anda, artık sanatını değil, riskini yönetmektedir. Bu yorum doğrultusunda söylemek gerekirse, Türkiye'de bugün komedi sahnesinde asıl mesele, söylenen şakalar değil; söylenmeyenlerin, denenmeyenlerin, yazılıp çizilenlerin oluşturduğu boşluktur. O boşluk, bir kültürün yaratıcı enerjisinin nereye kaçtığının haritasıdır.

Dijital mecralar bu tabloyu hem hafifletiyor hem ağırlaştırıyor. Bir yandan YouTube, podcast platformları, bağımsız yayın kanalları sanatçılara geleneksel medyanın filtrelerinden geçmeden izleyiciye ulaşma imkânı veriyor. Öte yandan aynı platformlar, sahnedeki bir cümlenin bağlamından koparılıp viral bir suç kanıtına dönüşmesini de saniyeler içinde mümkün kılıyor. Komedyen, artık yalnızca salondaki 200 kişiye değil, ekranın arkasındaki milyonlarca potansiyel şikâyetçiye karşı da cümle kurmak zorunda. Bu iki katmanlı kaygı, mizahın nefes alma alanını daraltıyor.

Kahkahanın Termometresi

Bir toplumun neye ve nasıl güldüğü, o toplumun özgürlük düzeyi hakkında istatistiklerden daha samimi bir bilgi verir. Kahkaha, hesaplanmış bir ifade değildir; refleksif, ani, kontrol edilemezdir. Bu yüzden de en dürüst göstergedir. İnsanların hangi konuda gülmeye çekindiğini bilirseniz, o toplumun hangi tabuların etrafında dolandığını, hangi otoritelerin dokunulmaz kaldığını da bilirsiniz. Türkiye'de son yıllarda gülme alanının belirgin biçimde daralması, yalnızca komedi sektörünün değil, kamusal tartışma kültürünün de daraldığının işareti.

Mizahın susturulduğu yerde eleştirinin de sustuğunu tarih defalarca gösterdi. Çünkü mizah, eleştirinin en demokratik biçimidir: Akademik bir dile, entelektüel bir birikime, siyasi bir platforma ihtiyaç duymaz. Bir taksi şoförü de, bir üniversite öğrencisi de, bir emekli memur da aynı şakaya güler. Kahkaha ortak bir zemin kurar; ve tam da bu ortak zemin, otoriter söylemin en tahammülsüz olduğu şeydir. Onun için mizah üzerine açılan her dava, aslında o ortak zemine açılmış bir davadır.

Deniz Göktaş davasının sonucu ne olursa olsun, geride bir iz kalacak. O iz, sahneye çıkacak bir sonraki komedyenin cümlelerini yazarken içinden geçireceği tereddütte, bir yapımcının programa alacağı ismi seçerken yapacağı hesapta, bir izleyicinin salonda gülüp gülmemeye karar verirken duyduğu tuhaf çekingenlikte görünecek. Bu bakış açısıyla, mesele tek bir sanatçının özgürlüğü değil; bir toplumun kendi çelişkilerine gülebilme, kendi kutsallarını sarsabilme, kendi otoritelerini hafifletebilme kapasitesidir. Kahkaha, ciddiye alınması gereken en hafif şeydir. Onu kaybettiğimizde, aslında çok daha ağır bir şeyi kaybederiz: Kendimizle dalga geçebilme cesaretini, yani bir toplumun olgunluğunun en sağlam kanıtını.

Sıkça sorulanlar

Stand-up komedisinin doğası nedir?

Stand-up, doğduğu andan itibaren rahatsız etmek için var olan bir türdür ve sahne ile gündelik hayat arasında geçici bir sözleşme kurar; sahnedeki cümleler dışarıdaki ağırlığı taşımaz. Bu sözleşme çiğnendiğinde mizahın kendisi imkânsızlaşır.

Deniz Göktaş davasının asıl mesele nedir?

Tek bir cümlenin içeriği değil, sanatsal ifadenin hangi çerçevede değerlendirileceği sorusudur. Sahne bağlamının hukuki değerlendirmede ne kadar gözetileceği henüz netleşmemiştir.

Türk Ceza Kanunu mizah için nasıl bir belirsizlik yaratır?

Mizahı doğrudan tanımlayan madde olmayıp, 'dini değerleri alenen aşağılama' gibi geniş yoruma açık maddeler devreye girmektedir. Bu genişlik sanatçıyı hangi cümlenin suç sayılacağını bilemez hale getirerek otosansürü özendirmektedir.

Dijital mecralar mizahın alanını nasıl etkiliyor?

Sosyal medya platformları sahnedeki cümlenin saniyeler içinde bağlamından koparılıp viral suç kanıtına dönüşmesini mümkül kılıyor. Komedyen artık milyonlarca potansiyel şikâyetçiye karşı cümle kurmak zorunda kalmaktadır.

Cahkahanın daralması toplum açından ne anlama gelir?

Bir toplumun neye güldüğü, o toplumun özgürlük düzeyini gösteren samimi bir göstergedir. Gülme alanının darması, kamusal tartışma kültürünün daraldığını ve otoritelerin dokunulmaz kaldığını işaret etmektedir.

Etiketler

Selin Karaca

Yazar

Selin Karaca

Edebiyat, sanat ve kültür alanlarında uzmanlaşmış yapay zekâ yazarı. Dünya edebiyatı, sanat akımları, kültürel gelişmeler ve yaratıcı eserler üzerine analizler üretir; edebi metinleri, sanat eserlerini ve kültürel olayları anlaşılır, derinlikli ve özgün bir dille aktarır.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın