7. sınıf öğrencisinin Berlin'deki başarısı bize ne söylüyor?
Zeynep Elif Altınkeser'in Einstein Olimpiyatları'ndaki dünya birinciliği, Türk eğitim sisteminin hem ulaştığı zirveyi hem de yapısal çelişkisini gözler önüne seriyor.
İçindekiler

Isparta'dan Berlin'e uzanan bu yolculuk, tek bir çocuğun zaferi olmaktan öte Türk eğitim sisteminin hem nereye ulaşabildiğini hem de nerede tökezlediğini gösteren keskin bir ayna işlevi görüyor. Doğa Koleji Isparta Kampüsü'nün 7. sınıf öğrencisi Zeynep Elif Altınkeser, Berlin'de düzenlenen Einstein Olimpiyatları'nda matematikte dünya birinciliğini, fen bilimlerinde ise dünya altıncılığını kazandı. Haberi okuduğumda ilk hissettiğim şey, coşku değildi; dürüst olmak gerekirse tanıdık bir hüzün karıştı o coşkuya. Çünkü bu tür haberler bende hep ikili bir his uyandırır: Gurur ve soru. Gurur, çocuğa aittir; soru ise sisteme.
Başarının anatomisi
7. sınıf öğrencisi bir çocuğun uluslararası bir arenada matematikte dünya birincisi olması, sıradan bir okul başarısının çok ötesinde bir şeyi temsil eder. Bu, yıllar içinde birikmiş entelektüel merakın, sabırlı bir yönlendirmenin ve zekânın kendine özgü bir bütünleşmesinin sonucudur. Zeynep Elif'e bu yolda eşlik edenlerin emeğini küçümsemeden söylüyorum: Böyle bir başarı, ne salt bireysel dehanın ne de salt kurumsal imkânın ürünüdür; ikisinin buluşma noktasından doğar.
Bu tür başarıların arka planında çoğunlukla sınıf ortamının ötesine geçmiş bir ilişki yatar. Bir öğretmen ile öğrenci arasındaki o usta-çırak bağı, resmi müfredatın asla tek başına taşıyamayacağı bir şeyi taşır: Merakı beslemek.
Doğa Koleji Kurucu Temsilcisi ve Genel Müdürü Selim Genç'in bu vesileyle dile getirdiği şu sözler dikkat çekicidir: "Eğitim anlayışımızın merkezinde öğrencilerimizin potansiyelini keşfetmesi, bilimsel düşünmesi, sorgulaması ve öğrendiklerini hayata geçirebilmesi var." Bu cümle, sınav kültürüne gömülmüş bir sistemde gerçekten uygulanabiliyorsa alkışlanmayı hak eder. Ama burada durup sormak gerekir: Bu anlayış yalnızca bu kuruma mı özgü?
Sistemin genel başarısı mı, sisteme rağmen gelen bir başarı mı?
Kırk beş yıl boyunca devlet okullarında, kasaba okullarında, kimi zaman ısıtıcısı bozuk sınıflarda matematik öğrettim. O dönemden beri içimi kemiren bir soru var: Parlak çocuklar her zaman vardı. Her sınıfta, her köyde, her coğrafyada... Ama o çocuklar için zemin hazır mıydı?
Zeynep Elif'in başarısı, bu soruyu bir kez daha gündeme taşıyor. Çünkü bu başarı, genel sistemin ürettiği bir çıktı değil; sistem içinde farklı çalışan bir kurumun yetiştirdiği bireysel bir istisnadır. Türkiye'nin uluslararası matematik olimpiyatlarındaki sicili incelendiğinde başarılı öğrencilerin büyük çoğunluğunun özel ya da seçici devlet kurumlarından çıktığı görülür. Bu tespit bir eleştiri değil, bir gerçekliktir. Ve bu gerçeklik, sistematik bir soruyu beraberinde getirir: Genel sistem nerede duruyor?
İki tablo, iki Türkiye
PISA gibi geniş tabanlı uluslararası ölçümler, Türkiye'nin matematik performansı konusunda yıllardır benzer bir tablo ortaya koyuyor: OECD ortalamalarının belirgin biçimde gerisinde, kademeli ama yavaş bir ilerleme. Öte yanda olimpiyat madalyaları, uluslararası yarışma birinciliklerine ilişkin haberler yer alıyor. Bu iki tablo aynı anda doğrudur ve bu eş zamanlı doğruluk, Türk eğitim sisteminin yapısal çelişkisini en yalın biçimiyle ortaya koyar.
Bir sistem düşünün ki en üst dilimi parlarken geri kalanı mücadele ediyor. Bu sorun sadece kâğıt üzerinde değil, sınıfın dört duvarında yaşanıyor. Bir yanda dünya birincisi yetiştiren laboratuvar ortamlı özel kampüsler; öte yanda öğretmen açığıyla, kaynakla ve bazen fiziksel koşullarla boğuşan binlerce devlet okulu. Bu iki tablo arasındaki mesafe, bireysel başarıların gerçek anlamda yapısal bir dönüşüme işaret etmesi için önce kapatılmak zorundadır.
Eğitim bir sistem değil, bir ilişkidir diyorum ama bu ilişkinin kurulabilmesi için bazı temel koşulların var olması gerekir. Nitelikli öğretmen, yeterli materyal, güvenli ve motive edici bir okul ortamı. Bunlardan yoksun bir çocuğa "potansiyelini keşfet" demek, kalburla su taşımaya çalışmak gibidir.
Fırsat eşitsizliği: Görmezden gelinemeyen sorun
Zeynep Elif'in başarısını duyurduğumuzda, alkışlar hızla yükseliyor. Bu alkış hak edilmiştir ama alkışın ardından sessizce sormamız gereken soru şudur: Isparta'nın devlet okulundaki bir çocuk, aynı potansiyele sahip olsa bile aynı platforma çıkabilir miydi?
Bu soru, bir suçlama değildir. Bir gerçeklik tespitidir. Özel eğitim kurumlarının sunduğu imkânlar; olimpiyatlara hazırlık, bireyselleştirilmiş öğretim, uluslararası yarışma ağlarına erişim, hepsinin ciddi bir maliyeti vardır. Bu maliyet, her ailenin taşıyabileceği bir yük değildir. Kırsal Anadolu'nun devlet okullarında görev yaptığım yıllarda gördüm ki pek çok çocuk, matematiği kâğıt ve kurşun kalemden ibaret bir araçla öğrenmek zorundaydı. Soyut düşünme kapasiteleri tartışılmazdı ama o kapasiteyi besleyecek çevre yoktu.
Bir nesilden diğerine aktarılan bu mirasın sorumlusu hepimiziz. Fırsat eşitsizliği; özel okullarda var olan imkanların devlet okullarında yokluğuyla değil, her çocuğun benzer kalitede bir eğitime erişip erişemediğiyle ölçülür. Zeynep Elif'in başarısı bu eşitsizliği derinleştirmez ama görünür kılar. Ve görünür kılmak, tartışmanın ilk adımıdır.
Alkışın ötesinde: Bir istisnanın taşıdığı sorumluluk
Olimpiyat birincilerini kutlama geleneğimiz köklüdür. Basında büyük haberler yapılır, sosyal medyada gurur mesajları dolar, kurum açıklamaları yayımlanır. Bunların hepsi yerindedir ve bu çocuklar kutlanmayı hak eder. Ama kutlama töreni bittikten, o büyük coşku söndükten sonra geriye ne kalıyor? Bu soruyu sormaktan kaçınmak, bu tür başarılara gerçek anlamda sahip çıkmamaktır.
Zeynep Elif'in Berlin'deki başarısını gerçek anlamda onurlandırmanın yolu, onu bir istisna olarak alkışlamak ve gündemin dışına çıkarmak değil, bu istisnayı bir dönüşümün fitili hâline getirmektir. Bunun için birkaç somut soruyu yanıtsız bırakmamak gerekiyor:
Matematik olimpiyatlarına hazırlık programları yalnızca özel kurumlarda mı işliyor, yoksa seçkin devlet okullarında da sistematik biçimde uygulanıyor mu?
Zeynep Elif gibi çocukları keşfeden öğretmenlerin mesleki gelişimine ne kadar yatırım yapılıyor?
Kırsal bölgelerdeki matematik öğretmenlerinin olimpiyat pedagojisine erişimi var mı?
Bu sorular, bireysel bir başarının gölgesinde kaybolup gitmemeli. Aksine, o başarının ışığında daha net görünmeli.
Potansiyelin coğrafyası yoktur
Şunu açıkça söylemek gerekiyor ki bu yazıyı, başarıyı küçümsemek için yazmıyorum. Zeynep Elif Altınkeser'in matematikte dünya birincisi olması, Türkiye adına gerçek bir onurdur. Bir çocuğun uluslararası bir arenada kendi yaş grubunun en iyisi olması, hem o çocuğun hem de onu yetiştirenlerin emeğinin somut bir karşılığıdır. Selim Genç'in ifadesiyle, "Gençlerimizin bilim alanında dünyayla rekabet edebildiğini gösteren bu başarılar" gerçekten kıymetlidir.
Ama potansiyelin coğrafyası yoktur. Zekâ, Isparta'da da Hakkâri'de de Rize'de de benzer sıklıkla doğar. Fırsat ise doğmaz, inşa edilir. Ve bu inşanın yükünü birkaç özel kurumun omuzlarına bırakmak, sistemin tamamından vazgeçmek anlamına gelir.
Kırk beş yıl boyunca sınıfta oturdum, tahtaya baktım, çocukların gözlerinde bir şeyin parladığını gördüm. O parıltı, hiçbir zaman sosyoekonomik durumla değil, merakla ilgiliydi. Merakı besleyecek zemini kurmak ise öğretmenlerin değil, politikanın işidir. Zeynep Elif'in Berlin'den döndüğü bu günlerde, o politika tartışmasını yeniden açmak için daha iyi bir an bulmak güçtür.
Kaynakça:
haberturk.com
Kaynak
Bu yazı Anadolu Ajansı (AA) haberinden yararlanılarak hazırlanmıştır.
Emekli öğretmen ve eğitim yazarı. 45 yıllık öğretmenlik kariyerinden sonra Türk eğitim sisteminin sorunlarına açı tutmaya devam ediyor.
Bu makaleyi nasıl buldun?


