İçeriğe geç
Gündem

81 Günde Nereye Vardık: İBB Davası Neyi Sorguluyor?

414 sanıklı İBB davası 81. gününde; kurumsal yönetişim, hesap verebilirlik ve hukuki güvence arasındaki gerilim derinleşiyor.

İçindekiler
Hakim çekici masada, arkaplanda avukat belge imzalıyor, mahkeme sahnesi.

Silivri'de 81. gününe giren bu yargılama sürecine bakıldığında, ortada sıradan bir ceza davası olmadığı hemen anlaşılmaktadır. 51'i tutuklu 414 sanıklı bir yapı; bu ölçek, soruşturmanın ne zaman bireysel cezai sorumluluğun sınırlarını aşıp kurumsal bir hesaplaşma zeminine kaydığı sorusunu kaçınılmaz biçimde gündeme taşımaktadır. İBB davası, artık yalnızca kişilerin değil, Türkiye'nin kurumsal yönetişim anlayışının da yargılandığı bir zemine dönüşmüştür.

Ölçek Bir Soru Doğuruyor

414 sanık sayısı kendiliğinden bir anlam taşımaktadır. Herhangi bir belediyenin olağan işleyişinde, bu kadar geniş bir kadronun aynı soruşturma kapsamında değerlendirilmesi; kararların tekil aktörlerin iradesine değil, kurumsal yapının bütününe atfedildiği anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, ceza hukukunun bireysel sorumluluk ilkesiyle doğrudan gerilim içindedir.

Aslında sorun çok daha derindir: Bir belediyenin gündelik işlevlerini yerine getiren bürokratlar, teknik uzmanlar ve seçilmiş temsilciler aynı dava dosyasında buluştuğunda, bu yapının neyi sorguladığını anlamak güçleşmektedir. Soruşturmanın kapsamı genişledikçe odak dağılır; odak dağıldıkça hangi eylemin hangi gerekçeyle suç sayıldığı muğlaklaşır. Bu muğlaklık yalnızca savunma avukatları için değil, kamu yönetiminin iç mantığını anlamaya çalışan herkes için ciddi bir sorun oluşturmaktadır.

Tutuklu ve Tutuksuz Arasındaki Ayrışma

İkinci celsenin 18. günü itibarıyla tutuksuz sanıkların savunmaları sürmektedir. Bu ayrışma, yani bir yanda özgür dolaşım hakkına sahip sanıkların mahkemede ifade verdiği, öte yanda 51 kişinin tutuklu olarak yargılandığı tablo, dava içindeki statü farklılığını somutlaştırmaktadır. Tutukluluğun kural değil istisna olduğu ilkesi evrensel bir hukuk devleti standardıdır; bu ilkenin pratikte nasıl uygulandığı ise her somut davada yeniden sınanmaktadır.

Tutuksuz sanıkların savunma sürecini tamamlamaya devam etmesi, yargılamanın en azından bir bölümünde usul işleyişinin sürdüğünü göstermektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı vardır: Tutuklu ve tutuksuz sanıkların savunmaya hazırlanma koşulları, avukatlarıyla iletişim kurma olanakları ve dava dosyasına erişim kapasiteleri birbirinden yapısal olarak farklıdır. Mahkeme salonunda eşit görünen statüler, sürecin kendisinde eşitsiz bir zemine oturmaktadır. Bu eşitsizliği görmezden gelmek imkansızdır.

Seçilmiş Bir Yöneticinin Konumu

Ekrem İmamoğlu'nun tutuklu olması, dava içindeki en belirleyici gerilim noktasını oluşturmaktadır. Bir büyükşehir belediyesinin seçilmiş başkanının yargı sürecinde tutuklu bulunması, hesap verebilirlik ile hukuki güvence arasındaki dengeyi tartışmaya açmaktadır.

Seçilmiş kamu görevlileri her koşulda yargısal denetimin dışında tutulamaz; bu, hukuk devletinin temel gereklerinden biridir. Ancak bu denetimin biçimi ve zamanlaması da en az içeriği kadar belirleyicidir. Tutukluluğun meşruiyeti yalnızca suçlamaların ağırlığıyla değil, kaçma şüphesi ve delil karartma riskiyle de orantılı olması gerekir. Seçilmiş bir yöneticinin tutuklu yargılanması, seçmenle kurulan görev ilişkisini fiilen askıya almaktadır. Bu askıya alışın kurumsal bedeli, dava sonucundan bağımsız olarak uzun süre hissedilmeye devam edecektir.

Karşılaştırmalı demokrasi yazınında, seçilmiş yöneticilerin yargılanmasına ilişkin pek çok örnek mevcuttur. Bu örneklerin ortak bulgusu şudur: Süreç yalnızca bir bireyin hukuki akıbetini değil, o makama duyulan toplumsal güveni ve kurumun işlevselliğini de doğrudan etkiler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bu süreçte nasıl yönetildiği, kararların kim tarafından alındığı ve kurumsal sürekliliğin sağlanıp sağlanamadığı soruları bu bağlamda bütünüyle yanıtsız kalmaktadır.

Belediye Kararları Adli Mercilerin Önünde

Davaların bu denli kapsamlı bir biçimde belediye kararlarını sorgulaması, kamu yönetimi açısından yapısal bir tartışmayı zorunlu kılmaktadır. Belediyeler yasama organı değil, yürütme organlarıdır ve aldıkları kararlar öncelikle idari denetim mekanizmalarıyla değerlendirilir. İhale süreçlerinden kadro atamalarına, proje onaylarından bütçe kararlarına kadar uzanan geniş bir karar alanı, bu süreçte adli mercilerin mercek altına aldığı konu başlıkları arasına girmiştir.

Bu durum, kamu yönetiminde denetim mekanizmalarının nerede konumlandırıldığına ilişkin köklü bir soruyu yeniden gündeme taşımaktadır. İdari denetim ile cezai yaptırım arasındaki sınır, kamu görevlilerinin hareket alanını belirleyen en kritik çizgilerden biridir. Bu çizgi muğlaklaştığında ya da adli süreçler birincil denetim aracına dönüştüğünde, kamu yönetiminde risk almaktan kaçınan, her kararı savunma kaygısıyla alan, hesap verebilirliği değil yalnızca güvenliği gözeten bir bürokrasi kültürü filizlenir.

Burada göz ardı edilmemesi gereken bir başka boyut daha vardır: Belediye kararlarının adli süreçlerde bu ölçekte sorgulanması, gelecekte hangi yönetici ya da bürokratın hangi kararı alabileceğini doğrudan etkiler. Karar verme süreçlerini felç eden bir belirsizlik ortamı, kısa vadede bireysel riski azaltırken uzun vadede kurumsal işlevsizliği derinleştirmektedir.

81 Günün Sormaya Devam Ettiği Sorular

Dava 81. gününde tutuksuz savunmalarla ilerlemeye devam ederken, sürecin kendisi bazı sorulara yanıt vermek bir yana, bu soruları daha da ağırlaştırmaktadır.

Adaletin hızı bunların başında gelmektedir. 414 sanıklı bir davanın yarattığı usul yükü, yargılama sürecini uzatmaktadır. Bu uzama, tutuklu sanıklar açısından özgürlük hakkının askıya alındığı her ek günle doğrudan orantılıdır. Hukuk sistemlerinde "makul süre" ilkesi, tam da bu tür aşınmaları önlemek için tasarlanmıştır; ancak bu ilkenin somut bir güvenceye dönüşebilmesi için kurumsal bir kararlılığa ihtiyaç vardır.

Kurumsal hafıza meselesi ise daha sinsi bir biçimde ilerlemektedir. Bir kamu kurumunun üst yönetimi uzun süre yargı sürecinde takılı kaldığında, kurumun kendi işleyişine dair birikimleri, kararların arkasındaki gerekçeler ve kurumsal deneyim parçalanmaya başlar. Bu parçalanmanın etkisi, dava sonucundan bağımsız olarak ortaya çıkar ve çoğu zaman sonraki yönetim dönemlerine taşınır.

Bir de kamuoyu algısının şekillenmesi meselesi vardır. Uzun ve kapsamlı yargılama süreçleri, kamuoyunun dikkatini suçlama içeriklerinden usul detaylarına kaydırır. Bu kayma, gerçek anlamda hesap verebilirliği değil, usul maratonunu gündemin merkezine taşır. Sonuç olarak ne suçlamaların içeriği ne de savunmanın dayanakları yeterince anlaşılır; yalnızca sürecin uzunluğu ve sanık sayısı kalır akıllarda.

Sonunda şunu sormak kaçınılmaz hale gelmektedir: 81 gün sonra nerede duruyoruz? Dava, bireysel sorumlulukları netleştirme yolunda belirli bir mesafe mi aldı, yoksa kurumsal bir hesaplaşmanın yükünü hukuki bir çerçeveye sığdırma çabası mı sürmektedir? Bu soruya verilecek yanıt yalnızca bu davanın değil, Türkiye'de kamu yönetimini kimin, nasıl ve hangi araçlarla denetleyeceğine dair çok daha büyük bir tartışmanın yanıtı olacaktır.

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

414 sanıklı bir davada bireysel sorumluluk ilkesi neden sorunlu hale geliyor?

Bu kadar geniş bir kadronun aynı soruşturma kapsamında değerlendirilmesi, kararların tekil aktörlerin iradesine değil kurumsal yapının bütününe atfedildiğini göstermektedir. Bu yaklaşım ceza hukukunun bireysel sorumluluk ilkesiyle doğrudan çatışmaktadır.

Seçilmiş bir yöneticinin tutuklu olması neden sorun oluşturmaktadır?

Tutukluluğun meşruiyeti yalnızca suçlamaların ağırlığıyla değil, kaçma şüphesi ve delil karartma riskiyle orantılı olması gerekir. Seçilmiş bir yöneticinin tutuklu yargılanması, seçmenle kurulan görev ilişkisini fiilen askıya almakta ve kurumsal sürekliliği etkilemektedir.

Belediye kararlarının adli mercilerin önünde sorgulanması hangi riski taşımaktadır?

Karar verme süreçlerini felç eden bir belirsizlik ortamı kısa vadede bireysel riski azaltırken, uzun vadede bürokrasinin risk almaktan kaçınan, her kararı savunma kaygısıyla alan bir kültüre dönüşmesine neden olmaktadır.

81 gün sonra dava neyi netleştirmiş durumda?

Dava 81. gününde henüz tutuksuz savunmalarla ilerlemeye devam ederken, soruların içeriğinden ziyade sürecin uzunluğu ve sanık sayısı kamuoyunun zihninde öne çıkmaktadır. Bireysel sorumlulukların netleştirilmesinden ziyade kurumsal bir hesaplaşmanın hukuki çerçeveye sığdırılma çabası sürmektedir.

Etiketler

Serhan Koyuncu

Yazar

Serhan Koyuncu

Siyaset bilimci ve köşe yazarı. Türkiye'nin iç siyaseti, kurumsal dönüşümler ve kamu yönetimi üzerine yazıyor.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Üye misin? Giriş yap

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın