İçeriğe geç
Yaşam

Üç Buçuk Yıldır Konteynerde: Tapusu Var, Evi Yok

Depremden sağ kurtulan, elinde tapusu olan bir kadın hâlâ konteynerde yaşıyor. Arsası gasp iddiası, vaatler ve çözümsüz dosyalar.

İçindekiler
Kadın, kargo kutularının yanında not defterine yazı yazıyor.

Elinde tapu var. Adına kayıtlı bir arazi var. Devlet de zaten bir ev vaat etti. Kâğıt üzerinde her şey yerli yerinde. Ama kadın, üç buçuk yıldır konteynerde yaşıyor.

Bu tablo bir bürokratik aksaklığın değil, çok daha derin bir çöküşün hikâyesi. Deprem felaketinin hemen ardından kamuoyuna sunulan tablo netti: Devlet müdahil olacak, mağdurlar korunacak, kalıcı konutlar inşa edilecek, geçici barınma çözümleri yalnızca bir köprü olacaktı. Konteyner kentler, o yoğun kriz atmosferinde makul görünen bir geçici çözümdü. Ama "geçici" kelimesi, üzerinden yıllar geçtikçe anlamsızlaştı. Şimdi geriye kalan, tapusu olan ama evi olmayan, arsası olan ama o arsaya erişemeyen binlerce insan var.

Konteyner "geçici" miydi, gerçekten?

Deprem sonrasında konteyner kentler hızla kuruldu. İlk günlerin paniğinde bu yapılar bir nefes alanı gibi görünüyordu. Soğuktan, enkazdan, belirsizlikten korunmanın en pratik yoluydu. Kimse o konteynerlerde yıllarca yaşanacağını söylemedi, zaten söyleyemezdi.

Ama şimdi bakıyorsunuz: Aynı konteynerler, aynı insanlar, aynı belirsizlik. Yıllar geçti, hükümet konut teslim haberlerini zaman zaman duyurdu, rakamlar açıklandı, törenler yapıldı. Öte yandan sahadaki tablo farklı. Hâlâ konteynerde oturan, hâlâ bekleme listesinde olan, hâlâ dosyası çözüme kavuşmamış yüzlerce, belki binlerce depremzede var.

Bu kadının hikâyesi de tam olarak bu noktada başlıyor. Depremden önce tapulu arazisinde yaşıyordu. Deprem her şeyini götürdü ama tapu elindeydi. Hukuki anlamda mülkiyeti vardı, devlet de konut vaat etmişti. Teorik olarak en iyi konumdaki depremzedelerden biri sayılabilirdi. Ama bugün hâlâ konteynerinde oturuyor, arsasına ulaşamıyor ve arsasının gasp edildiğini söylüyor.

Tapu var, arazi yok

Tapu meselesi, deprem bölgelerinde düşündüğümüzden çok daha karmaşık bir hal aldı. Tapu, mülkiyetin kâğıt üzerindeki ifadesidir. Ama sahada mülkiyet; kadastro kayıtları, arazi kullanım planları, imar değişiklikleri ve bölge üzerindeki idari kararlarla şekillenir. Deprem sonrasında bazı bölgelerde bu katmanlar birbiriyle çelişmeye başladı.

Afet bölgelerinde arazi kullanımına dair hızlı kararlar alındı. Bazı parseller yapılaşmaya kapatıldı, bazıları yeni imar planlarıyla yeniden düzenlendi, bazı bölgelerde ise fiili el koyma iddiaları gündeme geldi. Hukuki süreçler yavaş işledi, bürokratik engeller ağırlaştı. Kâğıdında yazan araziye bir türlü sahip olamayan insanlar, hem hukuki hem fiili bir boşlukta kaldı.

Bu kadının "arsam gasp edildi" iddiası, aslında bu tablonun bireysel bir yansıması. Deprem bölgelerinde arsa ve tapu ihtilafları artık münferit şikâyetler olmaktan çıktı; hukuk bürolarının, muhtarlıkların, sivil toplum örgütlerinin sürekli dile getirdiği sistematik bir sorun haline geldi. Tapusu olan ama arazisine erişemeyen insanlar, bu sistemin içinde adeta askıya alınmış durumda.

Devlet ne vaat etti, ne oldu?

Deprem sonrasında konut meselesinde verilen mesaj açıktı: Devlet inşa edecek, hak sahipleri yeni evlerine kavuşacak. Bu vaadin hayata geçirildiği örnekler var elbette. Teslim törenleri yapıldı, konutlar açıldı. Ama kapsam ve hız söz konusu olduğunda tablo tartışmalı.

Tazminat süreçleri gecikti. Bazı hak sahipleri dosyalarındaki teknik sorunlar, tapu uyuşmazlıkları ya da bürokratik tıkanıklıklar nedeniyle listelerden düştü veya süreçleri uzadı. Devletin kurumları arasındaki koordinasyon sorunları da bu gecikmelerin bir parçası. Bakanlık, belediye, tapu müdürlüğü, Afad; her kurumun kendi prosedürü, her prosedürün kendi süresi var. Birinin dosyasındaki küçük bir uyuşmazlık, tüm süreci dondurabilir.

Bu kadının durumu da muhtemelen tam bu arayüzde sıkışmış. Tapusu var, konut hakkı var, ama aradaki süreç bir türlü tamamlanmıyor. Konteyner bu boşluğu dolduruyor; yani geçici çözüm, kalıcı sorunun üzerini örtüyor.

Sistematik mi, istisnai mi?

Burada durup sormak gerekiyor: Bu kadının hikâyesi ne kadar istisnai?

Cevap rahatsız edici: Pek de değil.

Deprem bölgelerinden gelen raporlara, sivil toplumun takip ettiği vakalara, hukuki kuruluşların açıklamalarına bakıldığında benzer şikâyetlerin sistematik bir örüntü oluşturduğu görülüyor. Tapu ihtilafı nedeniyle konut hakkından yararlanamayan insanlar var. Arazi kullanımına dair idari kararlar yüzünden arsasına erişemeyen insanlar var. Dosyası yıllarca bekleyen, kurumdan kuruma gönderilen insanlar var.

Bireysel hikâyeler bu anlamda kritik bir işlev görüyor. Bir kadının yaşadığı mağduriyet, ilk bakışta yalnızca o kadının sorunu gibi görünebilir. Ama aynı mağduriyetin yüzlerce farklı versiyonu varsa, bu artık bireysel bir trajedi değil; politika başarısızlığının yansımasıdır.

Deprem sonrası konut politikasının yapısal açıklarından biri tam da burası: Hak sahipliği kriterlerinin net olmaması ya da sahada tutarsız uygulanması, kurumlar arası veri paylaşımının yetersizliği ve itiraz mekanizmalarının işlevsizliği. Mağdur, hangi kuruma başvuracağını, hangi belgeyi tamamlaması gerektiğini, sürecin neden durduğunu çoğu zaman bilemiyor. Sistemin içinde yol gösterici yok; var olanlar ise çoğu zaman yeterince erişilebilir değil.

Üç buçuk yıl

Üç buçuk yıl. Bu süreyi somutlaştırmak gerekiyor.

Konteyner bir acil barınak olarak tasarlandı. Isıtma, soğutma, mahremiyet, alan, sağlık koşulları açısından uzun süreli yaşama uygun değil. Çocuklar için, yaşlılar için, kronik hastalığı olanlar için bu koşullar çok daha ağır. Üç buçuk yıl bu koşullarda geçirilmiş demek, yaşam kalitesinin uzun süre aşınmış olduğu anlamına geliyor.

Buna bir de psikolojik boyutu eklemek gerekiyor. Deprem travması zaten başlı başına ağır. Üstüne bir de belirsizlik, yıllarca süren bekleme, verilen ama gerçekleşmeyen vaatler... Bu birleşim insanı yıpratıyor. Toplumsal anlamda bakıldığında, bu yıpranma aynı zamanda devlete duyulan güvenin erozyonuna karşılık geliyor.

Türkiye'nin deprem gerçeğiyle birlikte yaşayan bir ülke olduğu, yapı stokunun ve şehirleşme biçiminin bu gerçeğe göre yeniden düzenlenmesi gerektiği tartışması sürüyor. Bu tartışmanın odağında çoğunlukla kentsel dönüşüm, depreme dayanıklı yapılar, zemin etütleri gibi başlıklar yer alıyor. Ama afet yönetiminin bir o kadar kritik boyutu olan afet sonrası hak sahipliği, tazminat ve kalıcı barınma süreçleri o kadar tartışılmıyor. Oysa 2023 depremi gösterdi ki bu süreçler de hazırlıksız yakalanıyor.

Tapunun garantisi yok mu?

Sonuçta şu soruyla baş başa kalıyoruz: Depremzedelerin tapu sahibi olması, afet sonrasında gerçekten bir güvence sunuyor mu?

Teorik cevap evet. Tapu, mülkiyet hakkının en temel belgesi. Hukuki olarak kişinin o arazide hak sahibi olduğunu kanıtlar. Ama pratik cevap çok daha belirsiz. Çünkü tapu, bürokratik süreçlerin tamamının işleyeceğini, arazi üzerindeki anlaşmazlıkların çözüleceğini, konut hakkından fiilen yararlanılacağını garanti etmiyor.

Bu kadının üç buçuk yıllık konteyneri, işte tam olarak bu boşluğun sembolü. Elinde belgesi var, hakkı teorik olarak tanınmış, ama gerçeklik farklı. Sistem, hak sahipliği ile fiili erişim arasındaki mesafeyi kapatmayı başaramamış.

Deprem sonrası konut meselesinin çözülmüş gibi görünmesi ile gerçekten çözülmüş olması arasında derin bir fark var. Tören haberleri, teslim rakamları ve teşekkür konuşmaları bu farkı kapatmıyor. Sahada hâlâ konteynerde oturan, arsasına ulaşamayan, dosyası askıda olan insanlar varsa; tablonun tamamının görünür kılınması gerekiyor.

Bu kadın bir istisna değil. Çözümsüz kalan binlerce dosyadan biri. Ve o dosyaların her birinin arkasında, geçici sandığı bir konteynerde kalıcılaşan bir hayat var.

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

Tapu belgesi neden depremzedelerin arazilerine erişmesini garantilemedi?

Tapu, kağıt üzerindeki mülkiyet hakkını gösterir, ancak arazi kullanımına dair idari kararlar, kadastro kayıtları ve bölge planlaması gibi diğer katmanlarla çelişkiye girebilir. Deprem sonrasında bazı parseller yapılaşmaya kapatıldı, bazıları yeniden düzenlendi ve fiili el koyma iddiaları ortaya çıktı.

Konteyner kentler neden üç buçuk yıl boyunca geçici kaldı?

Konteyner kentler ilk günlerin paniğinde acil barınak olarak kuruldu. Bununla birlikte konut inşasında bürokratik tıkanıklıklar, kurumlar arası koordinasyon sorunları ve tapu uyuşmazlıkları nedeniyle kalıcı konutlara geçiş uzun süre gerçekleşmedi.

Devlet konut vaadi ne kadar gerçekleşti?

Teslim törenleri yapılmış ve konutlar açılmış olsa da, tazminat süreçleri gecikti ve çoğu hak sahibi dosyalarındaki teknik sorunlar, tapu uyuşmazlıkları veya bürokratik tıkanıklıklar nedeniyle askıda kaldı. Kurumlar arası koordinasyon eksikliği süreçleri daha da uzattı.

Bu kadının sorunu ne kadar yaygın?

Deprem bölgelerinden gelen raporlar, sivil toplum örgütleri ve hukuki kuruluşların açıklamaları göstermektedir ki, tapu ihtilafı nedeniyle konut hakkından yararlanamayan, arazisine erişemeyen ve dosyası yıllarca bekleyen insanlar sadece bireysel istisnaî değil, sistematik bir sorun oluşturmaktadır.

Üç buçuk yıl konteynerde yaşamanın etkileri nelerdir?

Konteyner acil barınak olarak tasarlandığı için ısıtma, soğutma, mahremiyet ve sağlık koşulları uzun süreli yaşama uygun değildir. Deprem travmasının üstüne belirsizlik ve verilen vaatlerin gerçekleşmemesi, yaşam kalitesi ve devlete duyulan güveni erozyona uğratmaktadır.

Etiketler

Barış Dursun

Yazar

Barış Dursun

Türkiye'nin siyasetini, ekonomisini, toplumsal dinamiklerini ve gündemini yakından takip eden deneyimli bir analiz yazarı. İç gelişmeleri veri odaklı bir yaklaşımla değerlendirir, kamuoyunun nabzını tutar ve eleştirel bakış açısıyla derinlemesine analizler sunar. Karmaşık gündemleri sade, anlaşılır ve tarafsız bir dille okuyucuya aktarır.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın