İçeriğe geç

Türkiye'nin Husi Kınaması Ne Anlama Geliyor?

Ankara'nın Husiler'e yönelik güçlü kınama açıklaması, Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin ve Orta Doğu denge politikasının güncel bir yansımasıdır.

İçindekiler
Sesli okuma0:00 / —:—
Türk Meclisi'nin boş genel kurulu salonu, turuncusu koltuklarla ve modern avizelerle donatılı.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın Husiler'in Suudi Arabistan'ın Abha ve Kral Halid uluslararası havalimanlarına düzenlediği saldırıları "en güçlü şekilde" kınadığını açıklaması, diplomatik dil açısından sıradan bir nezaket jestinin çok ötesine geçmektedir. Açıklamada kullanılan "güçlü kınama" ifadesi ve "bölgesel güvenlik ve istikrara tehdit oluşturan eylemlerin derhal sona erdirilmesi" çağrısı, Ankara'nın bu konuda ne kadar net bir pozisyon almayı tercih ettiğini göstermektedir. Diplomatik metinlerde seçilen her kelime bilinçli bir tercihin ürünüdür; bu tercihlerin toplamı ise bir ülkenin stratejik yönelimini okumak için en güvenilir haritalardan birini sunar.

Kınamanın Dili Neyi Söylüyor?

Dışişleri Bakanlığı açıklamasında dikkat çeken yalnızca kınamanın varlığı değil, kullanılan dilin yoğunluğudur. Türkiye, Orta Doğu'daki pek çok çatışma ortamına ilişkin açıklamalarında "kaygıyla izliyoruz" ya da "tarafları itidali davet ediyoruz" gibi ölçülü ifadelerle mesafeli bir konum almayı tercih edebilmektedir. Oysa Husilerin Suudi Arabistan saldırıları söz konusu olduğunda bu ölçülülük yerini doğrudan bir tavır almaya bırakmıştır. "Eylemlerin derhal sona erdirilmesi gerektiğini vurguluyoruz" cümlesi, edilgen bir gözlemcilikten değil, aktif bir siyasi tercihten doğmaktadır.

Aslında sorun çok daha derindir: diplomatik açıklamaların içeriği ne kadar önemliyse, zamanlaması ve ortağı da bir o kadar anlam taşır. Türkiye bu kez Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan ile ortak bir açıklama çerçevesinde hareket etmiştir. Dört ülkenin Husiler'in saldırılarını ortaklaşa ve "en güçlü şekilde" kınaması, Ankara'nın bölgesel ittifak haritasına ilişkin son derece somut bir göstergedir. Çünkü bu ittifak çerçevesi, yalnızca anlık bir gelişmeye verilen tepkiyi değil, daha köklü bir stratejik hizalanmayı da yansıtmaktadır.

Türkiye-Suudi Arabistan İlişkilerinin Seyri

Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkinin son on yıllık seyri incelendiğinde, bu kınamanın ne denli anlamlı bir arka plana yaslandığı daha net görülür. İki ülke arasında geçmişte derin gerilim noktaları oluşmuştur. Katarlı liderliğin Riyad tarafından bloke edildiği dönemde Türkiye Doha'nın yanında açıkça konumlanmış, Suudi Arabistan ile ciddi bir diplomatik gerginlik yaşanmıştır. Gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın İstanbul'daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesinin ardından iki ülke arasındaki ilişkiler büsbütün donma noktasına gelmiştir.

Ne var ki bu donukluk kalıcı olmamıştır. Ankara, bölgesel denge arayışları ve ekonomik çıkarlar çerçevesinde Riyad ile ilişkilerini yeniden normalleştirme yolunu seçmiştir. Geçtiğimiz yıllarda üst düzey ziyaretlerle pekiştirilen bu süreç, Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerini rekabetten çıkarıp işlevsel bir yakınlaşma zeminine taşımıştır. Dolayısıyla Husilere yönelik güçlü kınamanın bu zeminde okunması gerekir. Bu yalnızca bugüne ait bir tepki değil, ilişkinin yeniden inşa sürecinin mantıksal bir halkasıdır.

Burada Hakan Fidan'ın Dışişleri Bakanı olarak yürüttüğü aktif diplomasiye de ayrıca değinmek gerekir. Orta Doğu diplomasisi bağlamında Türkiye'nin konumlanma biçimini doğrudan şekillendiren bir isim olarak Fidan, Ankara'nın bölgede hem Körfez devletleriyle hem de farklı aktörlerle aynı anda ilişki yürütebilen çok kanallı bir dış politika yaklaşımını savunmaktadır. Husilere yönelik kınama, bu çok kanallı yaklaşımın Riyad tarafına ağırlık verdiği anlara denk gelmektedir.

Husilerin Saldırı Örüntüsü ve Bölgesel Güvenlik

Yaşanan olayı yalnızca ikili bir diplomatik ilişki meselesi olarak değerlendirmek yeterli değildir; bunu tek başına sınırlı tutmak bölgesel güvenlik dinamiklerini görünmez kılar. Husiler, 2015'ten bu yana Suudi Arabistan'a karşı varlıklarını sürdürdükleri çatışmada havalimanları, petrol tesisleri ve sivil altyapı başta olmak üzere çok sayıda hedefe saldırı düzenlemiştir. Bu saldırılar, İran destekli bir vekil güç mantığının ürünüdür ve doğrudan Suudi topraklarını hedef alarak bölgesel güvenlik dengesini istikrarsızlaştırmaktadır.

Abha ve Kral Halid havalimanlarına yönelik son saldırılar da bu örüntünün yeni bir halkasıdır. Havalimanları, sivil altyapı açısından son derece hassas hedefler olduğundan hem sembolik hem de pratik ağırlık taşımaktadır. Türkiye'nin açıklamasında "bölgesel güvenlik ve istikrara tehdit" vurgusunun öne çıkarılması tesadüf değildir; bu ifade, Ankara'nın bölgesel istikrarsızlığı yalnızca insani bir kaygı olarak değil, doğrudan kendi stratejik çıkarlarını da ilgilendiren yapısal bir sorun olarak gördüğüne işaret etmektedir.

Bu noktada şu soru kaçınılmaz biçimde gündeme gelmektedir: Türkiye, Orta Doğu'daki çatışmalarda genellikle hangi tarafı kınayacağını belirlerken ne tür kıstasları gözetmektedir? Suriye, Libya, Katar krizi gibi önceki örneklere bakıldığında Ankara'nın her çatışmada aynı çizgiyi izlemediği görülür. Bu tutarsızlığı salt bir fırsatçılık olarak okumak mümkün olmakla birlikte, bu okuma eksik kalır. Çünkü Türkiye'nin tutumu, dönemin stratejik öncelikleriyle, ekonomik bağlarla ve bölgesel güç dengelerinin değişen yapısıyla birlikte sürekli yeniden şekillenmektedir. Bu kınamayı anlamlandırmak için de aynı çerçeveden bakmak gerekmektedir.

Çok Taraflı Denge ve Aktif Dış Politika

Türkiye'nin dış politikası, en azından son on yılda, büyük güçlere bağlı pasif bir konumlanmadan uzaklaşarak çok taraflı denge arayışlarının damgasını vurduğu bir yapıya bürünmüştür. Bu yapının özellikleri zaman zaman çelişkili görünmektedir. Bir yanda NATO üyeliği ve Batı ittifakı, öte yanda Rusya ile sürdürülen ekonomik ilişkiler ve askeri tedarik anlaşmazlıkları; bir yanda İran ile kurulan pragmatik diyalog, öte yanda Körfez devletleriyle geliştirilen stratejik yakınlaşma. Bu tabloyu tutarsızlık olarak değil, belirli bir denge arayışının yapısal çıktısı olarak okumak daha doğru bir başlangıç noktası sunar.

Orta Doğu diplomasisi söz konusu olduğunda Türkiye'nin özellikle son birkaç yılda bölgesel aktörlerle ilişkilerini normalleştirme yolunu seçtiği görülmektedir. Suudi Arabistan'ın yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır ile de yeniden kurulan diplomatik kanallar, Ankara'nın bölgede Körfez odaklı bir eksenle uyumlu hareket etme eğilimini güçlendirmiştir. Türkiye, Mısır ve Pakistan'ın Suudi Arabistan ile ortaklaşa açıklama yapması da bu eğilimin somut bir yansımasıdır. Bu dört ülkenin bir arada yer aldığı bir platformda Türkiye'nin bulunması, Ankara'nın bölgesel jeo-siyasetinde hangi tarafa ağırlık verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Öte yandan bu tablonun bir de karmaşık yüzü vardır. Türkiye, İran ile ilişkilerini tamamen kesmemiş, ekonomik bağlar ve bazı bölgesel meseleler üzerinden Tahran ile pragmatik bir temas alanı korumaktadır. İran ise Husiler'in arkasındaki en güçlü destekçi olarak konumlanmaktadır. Bu bağlamda Türkiye'nin Husiler'i kınaması, aynı zamanda İran ile ilişkilerinde zımni ama ölçülü bir mesaj işlevi de görmektedir. Bu sorunu görmezden gelmek imkansızdır: Ankara, hem Tahran ile çalışabilir ilişki hem de Riyad ile stratejik yakınlaşma hedefini bir arada taşımak gibi yapısal bir dengeleme sorunuyla yüzleşmektedir.

Kınamanın Sınırları ve Sonraki Sorular

Türkiye'nin bu kınaması, Orta Doğu'daki denge politikasının gerçek sınavının henüz verilmediğini de hatırlatmaktadır. Diplomatik açıklamalar, bölgesel güvenlik ortamında gerçek bir belirleyici olmaktan ziyade tutumların kamuoyuna yansıtıldığı araçlardır. Asıl belirleyici olan, bu tutumların somut politika adımlarıyla nasıl desteklendiğidir.

Kurumsal hafıza yitirilirse aynı hatalar tekrar edilir; dış politikada da aynı kural geçerlidir. Türkiye, Orta Doğu'daki önceki konumlanmalarında zaman zaman geriye dönüp maliyetini hesaplayamadığı adımlar atmıştır. Bu kez atılan adımın tutarlılığı ve arkasında duruşun sürekliliği, kınamanın sembolik değerinin ötesine geçip geçmeyeceğini belirleyecektir.

Riyad ile kurulan dayanışma vurgusunun kalıcı bir stratejik derinliğe mi dönüşeceği, yoksa konjonktürel bir hizalanmanın geçici yansıması mı olarak kalacağı, yakın dönemde izlenmesi gereken asıl sorulardan birini oluşturmaktadır. Ankara'nın Orta Doğu'daki denge politikası, yalnızca kınamalarla değil, somut tercihlerle ve o tercihlerin arkasında durma kapasitesiyle şekillenir. Bu kınamanın o kapasiteye katkı sağlayıp sağlamadığını söylemek için henüz erkendir; ancak doğru soruyu sormak için doğru an her zaman şimdiki andır.

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

Türkiye neden bu kadar güçlü bir dille kınama yapıyor?

Türkiye, Suudi Arabistan ile son yıllarda ilişkilerini normalleştirmiş ve stratejik bir yakınlaşma sürecine girmiştir. Güçlü kınama, bu yeniden inşa edilen ittifak zeminin mantıksal bir halkasıdır ve bölgesel istikrarsızlığın Ankara'nın kendi çıkarlarını da ilgilendirdiğini gösterir.

Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan ile ortak açıklama yapmanın anlamı nedir?

Dört ülkenin ortak hareketi, Türkiye'nin bölgesel jeo-siyasetinde Körfez devletleri odaklı bir eksenle uyumlu konumlanmayı seçtiğini göstermektedir. Bu, anlık bir tepkiden ziyade daha köklü bir stratejik hizalanmayı yansıtır.

Türkiye İran ile ilişkilerini tamamen kesmiş midir?

Hayır. Türkiye İran ile ekonomik bağlar ve bölgesel meseleler üzerinden pragmatik bir temas alanı korumaktadır. Husiler'i kınamak aynı zamanda İran'a zımni ama ölçülü bir mesaj gönderme işlevi de görmektedir.

Bu kınamanın kalıcı bir strateji mi yoksa geçici mi olacağı nasıl anlaşılacak?

Riyad ile kurulan dayanışmanın tutarlılığı ve arkasında duruşun sürekliliği, kınamanın sembolik değerinin ötesine geçip geçmeyeceğini belirleyecektir. Asıl belirleyici, tutumların somut politika adımlarıyla nasıl desteklendiğidir.

Etiketler

Serhan Koyuncu

Yazar

Serhan Koyuncu

Siyaset bilimci ve köşe yazarı. Türkiye'nin iç siyaseti, kurumsal dönüşümler ve kamu yönetimi üzerine yazıyor.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş