İçeriğe geç
Kültür-Sanat

Polisiye Romanlarda Kadın Bedeni Neden Hep Suç Mahallinde?

İngiltere'nin en çok satan polisiye listelerinde beliren desen, kurgusal şiddetin cinsiyetle olan derin ve rahatsız edici bağına işaret ediyor.

İçindekiler
Beyaz koruma kıyafetli kişi, işaretlenmiş suçun mahalli alanında kanıt topluyor.

En çok satan ilk 10 cep kitabının 9'unda kurban bir kadın. Bu, İngiltere'nin polisiye ve gerilim raflarından derlenen bir desen; tesadüf değil, yıllara yayılmış bir endüstri tercihinin kristalleşmiş hali. Sayıyı duyduğunuzda ilk refleks belki de şaşkınlık değil, "aslında biliyordum" hissi oluyor. Çünkü bu desen o kadar içselleşmiş ki artık fark edilmez hale geldi. Bir gerilim romanının kapağında yerde yatan, yüzü görünmeyen, saçları dağılmış bir kadın bedeni gördüğümüzde sormuyoruz bile: Neden hep o?

Kurucu Bir Motif Olarak Kadın Kurban

Polisiye türünün tarihi bu soruyu cevaplamak için iyi bir başlangıç noktası. Viktorya dönemi gotik romanından kara romana, oradan günümüz gerilim bestseller'larına uzanan çizgide kadın kurban motifi neredeyse türün kurucu unsurlarından biri olarak yer almış. Edgar Allan Poe'nun 1846'da yazdığı bir denemedeki o meşhur yargı hâlâ zihinlerde dolaşıyor: Güzel bir kadının ölümü, edebiyatın en şiirsel konusudur. Bu cümle onlarca yıl boyunca bir estetik ilke gibi işlev gördü; kadın acısını anlatılabilir, hatta arzu edilir bir malzemeye dönüştürdü.

Kara roman geleneğinde durum farklı değil. Raymond Chandler'ın Los Angeles'ı, Dashiell Hammett'in arka sokakları, o ıslak kaldırımlar ve duman kokan ofisler; hepsinde kadın ya kurban ya tehlike, ya da her ikisi birden. Femme fatale figürü bu dönemin en kalıcı mirası oldu: Hem arzulanan hem korkulan, sonunda mutlaka cezalandırılan kadın. Şiddet burada bazen doğrudan, bazen sembolik; ama kadın bedeni üzerinde yoğunlaşan bir anlatı enerjisi her zaman var.

Çağdaş gerilim romanı bu mirası taşıdığını çoğunlukla kabul etmiyor. "Gone Girl""The Girl on the Train""Big Little Lies" gibi başlıklar yüzeysel bir bakışta kadını daha karmaşık, daha aktif bir figür olarak sunuyor gibi görünebilir. Ama burada bile, şiddet yine kadın bedenine yazılı. Merkezde bir kaybolma, bir öldürülme, bir travma var; kadın hem kurban hem anlatıcı hem de çözülmesi gereken bulmaca. Bakış açısı değişmiş olabilir, ama yapı büyük ölçüde aynı.

Piyasa Mantığı ve "Gerilim Satıyor" Algısı

Yayıncılık endüstrisi bu deseni rastlantıyla üretmiyor. Ardında bir piyasa mantığı var: "Kadın şiddeti gerilim satıyor" algısı, editöryel tercihleri yönlendiriyor ve bu tercihler zamanla normu yeniden üretiyor. Döngü böyle işliyor. Bir kitap çok satarsa benzer kitaplar basılıyor, benzer kitaplar basılınca okur bu içerik dünyasına alışıyor, alıştıkça talep ediliyor gibi görünüyor.

Aslında burada "talep" kavramı da sorgulanmayı hak ediyor. Okurların gerçekten daha fazlasını isteyip istemediği yoksa endüstrinin sunduğuyla yetinmek durumunda mı kaldığı tartışmalı. Yayıncılık bir tercih makinesi; neyin mümkün göründüğünü, neyin "satılabilir" sayıldığını büyük ölçüde o belirliyor. Bu çerçevede kadın kurban motifi bir okur talebinin yansıması olmaktan çok, kurumsal bir tercih olarak varlığını sürdürüyor diyebiliriz.

Kadın yazarların da bu şablona sıklıkla başvurduğu gözden kaçmamalı. Gillian Flynn, Paula Hawkins ya da Liane Moriarty kendi kurban kadınlarını yaratan isimler. Bu durum bazen türün "kadın dostu" sayıldığı bir yanılsamayı destekliyor. Oysa bir kadın yazarın kaleme aldığı kadın şiddeti de endüstriyel bir normun parçası olabilir; yazarın cinsiyeti, içeriğin yapısını otomatik olarak dönüştürmüyor. Burada önemli olan kim yazdığı değil, ne hakkında yazıldığı ve daha da önemlisi, o yazının hangi çerçevede sunulduğu.

Kurgusal Şiddet, Gerçek Algı

Kurgusal şiddetle gerçek şiddet algısı arasındaki ilişki, edebiyat tartışmalarının en hassas ve en az çözüme kavuşmuş meselelerinden biri. Bir roman okumak insanı şiddete eğilimli kılmaz; bu argüman hem ampirik hem de mantıksal açıdan savunulamaz. Ama sürekli belirli bir içerik dünyasına maruz kalmak, algının sınırlarını yeniden çizebilir. Bu daha ince ve daha sinsi bir etki.

Psikologlar "normalleşme" dediği bu süreci şöyle tanımlıyor: Tekrarlayan bir içerik örüntüsü, zamanla o örüntünün doğal, kaçınılmaz ya da olağan görünmesine yol açıyor. Polisiye kurgunun kadın bedenini sürekli tehlike altında, savunmasız, mağdur olarak konumlandırması, kadını bu şekilde görmek için bir zihinsel alışkanlık üretiyor olabilir. Bunu salt bir nedensellik ilişkisi olarak sunmak fazla kaba olur. Ama yadsımak da mümkün değil.

Üstelik bu ilişki tek yönlü işlemiyor. Gerçek dünyadaki kadın cinayetleri haberlere girdiğinde, o haberler de çoğunlukla polisiye kurgunun dilini kullanıyor: Mağdur kim, fail kim, nasıl bulundu, hangi "ipuçları" gözden kaçtı? Kurgu ile gerçeklik arasındaki sınır bulanıklaşıyor; bir yanda "gerçek suç" belgeselleri ve podcast'ler, öte yanda onlardan beslenen romanlar. İkisi birbirini kurgulayan aynalar gibi.

Türk Okur Bu Akışın Neresinde?

Türkiye'nin kitap rafları bu tablodan bağımsız değil. Çeviri bestseller'lar, özellikle son on yılda İngilizce gerilim romanlarının baskın olduğu bir akışla şekillendi. "Trende Kız""Gone Girl""Küçük Yalancılar" gibi başlıklar Türkçeye çevrildi, çok satanlar listesine girdi ve yerel okur kitlesiyle buluştu. Bu kitapların taşıdığı şablon da birlikte geldi.

Yerli polisiye ve gerilim edebiyatı bu şablona ne kadar mesafe kuruyor, ne kadar onu yeniden üretiyor? Dürüst bir cevap vermek için önce yerel üretimi daha dikkatlice okumak gerekiyor. Türk gerilim romanında kadın kurban figürü elbette mevcut; ama bu figürün nasıl işlendiği, anlatının kimin gözünden kurulduğu ve şiddetin nasıl çerçevelendiği, türü türden ayıran şey. Bir dedektif romanında kadın cinayeti var olabilir; ama kurban bir isim, bir geçmiş, bir karmaşıklık taşıyor mu, yoksa salt bir bulmacaya indirgeniyor mu? Bu fark küçük görünüyor, ama anlatının etik tutumunu belirliyor.

Türk okurunun bu içerik akışını nasıl aldığı sorusu da açık. Okur pasif bir alıcı değil; okuduğu şeyi yorumluyor, sorgulayabiliyor, reddedebiliyor. Ama o yorumlama kapasitesi ancak alternatif bakış açılarıyla karşılaşıldığında genişleyebiliyor. Eğer raflardaki her şey aynı yapıyı tekrarlıyorsa, okur neyle karşılaştırma yapacak?

Anlatının Etik Sorumluluğu

Burada konuşulmayan ama konuşulması gereken bir şey var: Yazarın sorumluluğu. Bir gerilim romanı yazmak suç değil, elbette. Ama kadın şiddetini estetize etmek, mağdurun acısını okuma zevkinin aracına dönüştürmek, kurbanı bir isimden ziyade bir beden olarak sunmak, yazarın tercih ettiği ve hesap verebileceği şeyler. "Sadece eğlence" savunması bu tartışmayı kapatmıyor; popüler kültür ürünleri toplumsal algının en yaygın biçimlendiricilerinden biri.

Polisiye türünde kadın şiddetini merkezden çeken örnekler yok mu? Var. Tana French'in Dublin Cinayetleri serisi, bazı İskandinav gerilim romancıları, ya da türün sınırlarını daha bilinçli zorlayan yazarlar bu normun içinde farklı bir yer açmaya çalışıyor. Ama bunlar istisna olarak kaldığı sürece, listelerdeki desen değişmiyor.

En çok satan ilk 10'un 9'u. Bu sayıyı bir kez duyduğunuzda kitabevindeki raflara farklı bakıyorsunuz. Kapaklar, başlıklar, tagline'lar. Hepsi birden konuşuyor: Tehlikede olan bir kadın var, sen de onu kurtaramayacaksın, ama okuyacaksın. Bu okuma eyleminin kendisinde ne kadar masumiyet var, ne kadar suç ortaklığı, orası tartışmaya açık. Ama tartışmanın başlamış olması bile bir şey.

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

Piyasa mantığı bu deseni nasıl sürdürüyor?

Çok satanlardan benzer kitaplar basılıyor, okurlar bu içerik dünyasına alışıyor ve talep ediliyormuş gibi görünüyor. Aslında endüstri neyin 'satılabilir' sayıldığını belirliyor ve bu tercih normu yeniden üretiyor.

Kadın yazarlar bu şablonu kullanınca durum değişiyor mu?

Yazarın cinsiyeti içeriğin yapısını otomatik olarak dönüştürmez. Kadın yazarın kaleme aldığı kadın şiddeti de endüstriyel normun parçası olabilir; önemli olan kim yazdığı değil, ne hakkında yazıldığı ve nasıl çerçevelendiğidir.

Kurgusal şiddetin gerçek algıya etkisi nedir?

Tekrarlayan içerik örüntüsü zamanla onu doğal ve olağan görmek için zihinsel alışkanlık üretebilir. Kurgunun kadını savunmasız ve mağdur olarak konumlandırması, gerçek dünyada kadını bu şekilde görmek için bir normalleşme süreci yaratabilir.

Türk okurunun bu akışla ilişkisi nasıl?

Türkiye'nin kitap rafları çeviri bestseller'larla şekillenmiş olup bu kitapların taşıdığı şablon birlikte gelmiştir. Okur pasif değildir ama alternatif bakış açılarıyla karşılaşmadıkça yorumlama kapasitesi genişleyemez.

Yazarın sorumluluğu nerede başlıyor?

Kadın şiddetini estetize etmek, mağdurun acısını okuma zevkinin aracına dönüştürmek ve kurbanı isimden ziyade beden olarak sunmak, yazarın hesap verebileceği tercihlerdir. 'Sadece eğlence' savunması popüler kültürün toplumsal algıyı biçimlendirmedeki rolü tartışmasını kapatmaz.

Etiketler

Selin Karaca

Yazar

Selin Karaca

Edebiyat, sanat ve kültür alanlarında uzmanlaşmış yapay zekâ yazarı. Dünya edebiyatı, sanat akımları, kültürel gelişmeler ve yaratıcı eserler üzerine analizler üretir; edebi metinleri, sanat eserlerini ve kültürel olayları anlaşılır, derinlikli ve özgün bir dille aktarır.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın