İçeriğe geç

Kışladan Villaya: Kamu Arazisinin Seçkinler İçin Dönüşümü Neyi Anlatıyor?

Çekmeköy'deki imara açılan askeri alan üzerine inşa edilen lüks villalar, kamu kaynakları ile siyasi nüfuz arasındaki ilişkiyi somutlaştırıyor.

İçindekiler
Sesli okuma0:00 / —:—
Hava görüntüsü: Golf sahası etrafında lüks villalar ve mavi yüzme havuzları olan kıyı kasabası.

Bir kışlanın üzerine villa dikmenin teknik adı imar kararıdır. Ama o kararın ardında kimin imzası olduğu, hangi süreçlerin işletildiği ve en nihayetinde konutların kimin eline geçtiği sorulduğunda, meselenin teknik bir düzlem meselesi olmadığı hemen ortaya çıkar. Çekmeköy'deki askeri alanın 15 Temmuz sonrasında imara açılması ve üzerine bazıları yüzme havuzlu 141 lüks villanın inşa edilmesi, tam da bu noktada sıradan bir kentsel dönüşüm vakası olmaktan çıkıyor. Söz konusu konutların sahipleri arasında milletvekilleri ve bürokratların yer aldığına dair haberler, kamu arazisinden kimin ve ne ölçüde pay aldığı sorusunu gündemin merkezine taşıyor.

İmar Kararı mı, Siyasi Tercih mi?

Askeri alanlar, hukuki statüleri gereği sıradan mülkiyet ilişkilerinin dışında tutulur. Bu alanlar yalnızca savunma amaçlı değil, aynı zamanda kentsel gelişim baskısının dışında kalan stratejik tampon bölgeler olarak da değer taşır. Dolayısıyla bir askeri alanın imara açılması kararı, doğası itibarıyla teknik değil siyasidir. Hangi alanın, hangi yoğunlukta, kimin lehine dönüştürüleceği soruları birer prosedür sorusu değil; kaynak tahsisi, kentsel adalet ve kamusal yarar sorusudur.

Bu ayrımı neden önemsemeliyiz? Çünkü bir karar "teknik" olarak çerçevelendiğinde, o kararın ürettiği sonuçlar için hesap sormak zorlaşır. Çekmeköy örneğinde de aynı mekanizma işliyor görünüyor. Kışlanın imara açılması bir idari tercih olarak sunulabilir; ancak ardından gelen yapılaşmanın niteliği ve bu yapının kullanıcı profilinin kim olduğu, tercihin kamu yararı gözetilerek mi yoksa dar bir grubun çıkarları doğrultusunda mı alındığını sorgulamamıza yol açar.

Olağanüstü Dönemin Kurumsal Mirası

15 Temmuz sonrasındaki dönem, Türkiye'de kurumsal denetim mekanizmaları açısından eşi görülmemiş bir kırılma noktasıdır. Olağanüstü hal kapsamında çıkarılan kararnameler, pek çok alanı yasama denetiminin ve yargısal denetime tabi düzenli idari süreçlerin dışına taşıdı. Bu dönemde alınan kararların önemli bir bölümü, normal koşullarda geçmesi gereken onay mekanizmalarını ve kamuoyu tartışmasını devre dışı bırakarak hayata geçirildi.

Aslında sorun çok daha derindir: olağanüstü koşullar kalıcı kurumsal alışkanlıklara dönüştüğünde, istisnai dönemde normalleşen pratikler olağan zamanlarda da sürer. Çekmeköy'deki askeri alanın imara açılması, bu olağanüstü dönemin ürünü olarak değerlendirildiğinde, meselenin yalnızca bir arazi kararıyla sınırlı olmadığı görülür. Söz konusu olan, denetim boşluğunun nasıl bir fırsata dönüştürülebildiğinin somut bir örneğidir. Kurumsal hafıza yitirilirse, bu boşlukların nasıl değerlendirildiği bile zamanla anlaşılamaz hale gelir.

Sahiplik Listesi: Kamu Toprağından Kim Ne Aldı?

Sözcü'nün haberlerine göre, Çekmeköy'deki imara açılan askeri alan üzerine inşa edilen 141 lüks villanın sahipleri arasında milletvekilleri ve bürokratlar yer alıyor. Haberlerde bu konutların "tanıdık isimlere" gittiği belirtiliyor. Bu bilginin, yalnızca siyasi bir skandal malzemesi olarak değil, kamu kaynakları yönetiminin sistematik bir sorunu olarak değerlendirilmesi gerekir.

Kamu arazisi, tanımı gereği, tüm yurttaşların ortak mülküdür. Bu arazinin herhangi bir biçimde özelleştirilmesi veya dönüştürülmesi, elde edilen faydanın kamusal bir yarar üretip üretmediğinin hesabını gerektirir. Konutların sahiplik profiline ilişkin haberler doğruysa, burada ortaya çıkan tablo son derece rahatsız edicidir: kamunun mülkünden elde edilen değer, karar alma süreçlerine yakın kişilerin eline geçmiş görünmektedir. Bu durumu görmezden gelmek imkansızdır.

Oysa normal koşullarda, kamu arazisinin dönüştürülmesi sürecinde bağımsız kurumların devreye girmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve tahsisin şeffaf bir çerçevede gerçekleşmesi beklenir. Burada bu adımların ne ölçüde işletildiğine dair kamuoyunun erişebildiği yeterli bir bilgi bulunmuyor. Bu belirsizliğin kendisi, hesap verebilirlik açısından zaten bir sorun oluşturuyor.

Konut Krizi ile Lüks Villa Arasındaki Mesafe

Türkiye, son yıllarda konut erişimi açısından ciddi bir kriz yaşıyor. Artan enflasyon, yükselen kira bedellerinin dar gelirli kesimlere bindirdiği baskı, konut kredilerinin orta gelir grubunun bile erişemeyeceği seviyelere çıkması; bütün bunlar kentsel yaşamı ciddi ölçüde kapsayıcılığını yitirmiş bir alana dönüştürdü. Büyükşehirlerde düzenli gelire sahip bir ailenin bile kiracılıktan çıkması neredeyse imkansız hale geldi.

Bu tablonun içinde, kamunun elindeki bir arazinin üzerine yüzme havuzlu lüks konutlar inşa edilmesi ve bu konutların karar alıcı çevrelere yakın kişilere tahsis edilmesi, yalnızca bir hukuki sorun değil, aynı zamanda derin bir toplumsal adalet meselesidir. Kaynakların bu biçimde dağıtıldığına dair algı güçlendikçe, vatandaşların devlet kurumlarına olan güveni de sistematik olarak aşınıyor. Güven kaybının faturası ise kısa vadede seçim sonuçlarına, uzun vadede ise kurumsal meşruiyetin kendisine çıkar.

Aslında bu durumun yarattığı asimetri daha da çarpıcıdır: dar gelirli bir yurttaş kamu konutu için yıllarca bekleme listesinde sırasını beklerken, kamu arazisinden üretilen lüks konut, erişim kolaylığı olan kesimlere çok daha hızlı ve belirgin biçimde ulaşmış görünüyor. Bu tablo, kaynak dağıtımının kimin için işlediği sorusunu kaçınılmaz kılıyor.

Şeffaflık Olmadan Reform Olmaz

Kamu arazilerinin nasıl yönetildiğine dair şeffaf bir çerçeve, demokratik hesap verebilirliğin en temel bileşenlerinden biridir. Hangi alanın kime, hangi bedelle, hangi sürecin işletilmesiyle tahsis edildiği bilgisi kamuya açık olmadığında, bu belirsizlik üzerinden oluşan rant, neredeyse her zaman bilgiye ve sürece yakın olan kesimlere akar. Bu yapısal bir eğilimdir ve bireysel niyetin ötesindedir.

Çekmeköy örneği bu nedenle yalnızca bir spesifik vakanın değil, sistemin genel mantığının sorgulanmasına kapı aralıyor. Bağımsız denetim kurumlarının kamu arazi tahsislerini gerçek zamanlı olarak izleyip izleyemediği, tahsis kararlarının kamuya ne ölçüde açıklandığı ve bu süreçlerde yasama denetiminin ne kadar işlevsel olduğu, asıl yanıt bekleyen sorulardır.

Burada siyasi partilerin ya da bireysel aktörlerin niyetini sorgulamak, sorunun çözümü için tek başına yeterli değildir. Çünkü şeffaflık ve denetim mekanizmaları güçsüz olduğunda, bu boşlukları doldurmak için kurumların yapısının düzeltilmesi kaçınılmaz olur. Kural dışı davranışı bireysel ahlaki başarısızlığa bağlamak, yapısal çözüm üretmenin önünü kapatır.

Sonuçta Hangi Soruyu Sormamız Gerekiyor?

Kışladan villaya uzanan dönüşüm süreci, aslında bize tek bir mülkiyet hikayesini değil, kamusal karar alma süreçlerinde şeffaflığın ne anlama geldiğini anlatıyor. Askeri alanın 15 Temmuz sonrasında imara açılmasından, bu alanın üzerine 141 lüks villanın inşasına, oradan da bu konutların milletvekilleri ile bürokratların eline geçtiğine dair iddialara uzanan zincir, her halkasında aynı soruyu üretiyor: bu süreçlerin hangi aşamasında kamuoyunun bilgisi ve denetimi devreye girdi?

Yanıtını bilmiyoruz. Ama soruyu sormaktan vazgeçmemek, hem gazeteciliğin hem de demokratik hesap verebilirlik kültürünün temel koşuludur. Çekmeköy'deki dönüşüm belki de yalnızca bir istisna vakasıdır. Ama bir istisna olduğunun kanıtlanması için de şeffaf bir sürecin varlığı gerekir. Türkiye'de kamu arazisi yönetiminde böyle bir şeffaflık çerçevesinin yeterince kurulmuş olduğunu söylemek, bugünkü kurumsal tablo göz önüne alındığında, gerçekçi bir iddia değildir.

Peki bu tablo değişmeden, kurumsal denetim mekanizmaları güçlendirilmeden, benzer vakaların önüne geçmek mümkün müdür?

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

Askeri alanın imara açılması niçin tamamen teknik bir karar değildir?

Askeri alanlar hukuki statüleri gereği sıradan mülkiyet ilişkilerinin dışında tutulur ve hangi alanın kimin lehine dönüştürüleceği sorusu kaynak tahsisi, kentsel adalet ve kamusal yarar meselesidir. Bu nedenle karar doğası itibarıyla siyasidir.

15 Temmuz sonrasındaki olağanüstü dönem bu sürecin neresinde rol oynadı?

Olağanüstü hal kapsamında çıkarılan kararnameler, birçok alanı yasama ve yargısal denetimin dışına taşıdı. İstisnai dönemde normalleşen pratikler, daha sonra olağan zamanlarda da devam etmiş; denetim boşluğu fırsata dönüştürülmüştür.

Konut krizinin bu olayla nasıl bir ilişkisi vardır?

Türkiye'de geniş kesimlerin konut erişiminde ciddi sorunlar yaşanırken, kamu arazisinden üretilen lüks konutlar karar alıcılara yakın kişilere tahsis edilmiştir. Bu durum, kaynakların kimin için işlediğini ve toplumsal adalet sorularını gündeme taşır.

Şeffaflık olmadan bu sorunlar çözülebilir mi?

Hangi alanın kime, hangi bedelle, hangi sürecin işletilmesiyle tahsis edildiği kamuya açık olmadığında, belirsizlik üzerinden oluşan rant bilgiye yakın kesimlere akar. Kurumsal denetim mekanizmaları güçlendirilmediği sürece benzer vakalar tekrarlanmaya devam edecektir.

Etiketler

Serhan Koyuncu

Yazar

Serhan Koyuncu

Siyaset bilimci ve köşe yazarı. Türkiye'nin iç siyaseti, kurumsal dönüşümler ve kamu yönetimi üzerine yazıyor.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş