İçeriğe geç
Yaşam

Elektrik Direğinde Biten Sabır: Ücret Krizinin Görünmez Yüzü

Osmaniye'de dört işçinin yüksek gerilim direğine çıkması, tek bir gecikmenin değil, sistemik ödenmeme kültürünün sonucudur.

İçindekiler
Yüksek elektrik iletim kulesi üzerinde emniyetli donanımla çalışan elektrik teknisyenleri.

Osmaniye'nin Cevdetiye Beldesi yakınında, dört işçi yüksek gerilim direğine çıktı. Yaklaşık bir aydır maaşlarını alamadıklarını söylediler. Başka çare bulamadıklarını da. Haberi okuduğumda önce o direğin yüksekliğini düşündüm, sonra altındaki zemini. Çünkü asıl mesele, yukarıda değil aşağıda.

Bu tür haberleri görünce insanın içinde iki şey aynı anda olur: bir acıma, bir de öfke. Acıma, işçilerin o noktaya gelmek zorunda kalmasına karşı. Öfke ise bu noktanın hiç de istisnai olmamasına karşı.

Bir Aydır Ödenmedi

İşçiler yaklaşık bir aydır maaş alamadıklarını öne sürüyor. Bir ay, somut bir süredir; kira ödemesi, market alışverişi, çocuğun okul masrafı. Bunların hiçbiri "bu ay nakit akışı sıkıştı, biraz bekleyin" diye ertelenmiyor. İşçi bekliyor, fatura beklemiyor.

Cevdetiye'deki bu eylem, kendiliğinden gelişen bir çaresizlik tepkisi. Örgütlenmiş bir grev değil, planlanmış bir protesto da değil. Dört kişi, başka çıkış yolu göremeyince ellerini taşın altına koymak yerine direğin tepesine çıkmayı seçti. Bu seçimin mantığını anlamak için önce o seçimi zorunlu kılan sistemi anlamak gerekiyor.

Kâğıtta Güzel Yazıyor

4857 sayılı İş Kanunu'nun 32. maddesi açık: ücret, en geç ayda bir ödenir. Aynı kanunun 34. maddesi, ücretini zamanında alamayan işçiye iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınma hakkı tanır. Yani yasal olarak işçi çalışmayı bırakabilir, maaşını talep edebilir. Bunlar yazılı haklardır. Kâğıtta güzel duruyor.

Sahada şöyle işliyor: İşçi bu hakkını kullandığı anda patronla karşı karşıya gelir. "Ödeyeceğim, sabret" döngüsüne girer. Çıkarsa işsiz kalır, çıkmazsa emeği karşılıksız çalışır. Ortada resmi bir şikâyet mekanizması var; Çalışma Bakanlığı'na başvurabilir, ALO 170'i arayabilir. Ama bu mekanizmaların işlemesi zaman alır. İşçinin kiracısı zaman tanımıyor.

Üstelik küçük ölçekli işyerlerinde, taşeron zincirlerinde, kayıt dışı ilişkilerin yoğun olduğu sektörlerde şikâyet yoluna gitmek bir bedel taşır. İşçi şikâyet eder, işveren "iş bitti zaten" der. Tazminat davası açılır, yıllarca sürer. Bu süreçte işçi ne yer ne içer mi? Aile geçindiremez mi? Türkiye'de emek hukuku teoride sağlamdır; pratik uygulama başka bir dünya.

Şikâyet Değil, Çığlık

İşçiler neden resmi kanallar yerine bu tür eylemlere yöneliyor? Bunu anlamak için bir dakika durup şunu sormak gerekiyor: Resmi kanallar bu insanlara ne zaman işe yaradı?

Fabrika ziyaretlerinde, şantiye kenarlarında, çay molalarında duyduklarım birbirine benziyor. "Bakanlığa şikâyet ettik, müfettiş geldi, patron uyarı yedi, biz işten çıktık." Ya da: "Sendikaya gittik, bizi üye yaparlarsa patronun fabrikayı kapatacağını söylediler." Ya da, en yaygın olanı: "Sustuk, çünkü başka iş yok."

Sessizlik bir tercih değil, zorunluluktur. İşçilerin büyük çoğunluğu resmi kanalların varlığından haberdardır. Sorun farkındalık değil, bu kanalların gerçekten koruma sağlayıp sağlamadığına dair somut bir güvensizliktir. Ve bu güvensizlik, onlarca yıllık deneyimle kazanılmış rasyonel bir hesaptır.

Cevdetiye'deki dört işçi o direğe çıktığında, bir şey söylüyordu aslında: "Sizi duyurmak için can tehlikesi göze almak zorundayız." Bu bir çığlıktır. Şikâyet değil.

Erteleme Bir Alışkanlığa Dönüştü

Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı ekonomik tablo, ücret ödenmeme meselesini daha da karmaşık bir zemine taşıdı. Yüksek enflasyon, kur baskısı, üretim maliyetlerindeki artış, kredi darboğazı, bunların hepsi gerçek. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin ciddi nakit akışı sorunları yaşadığını biliyorum; bunu danışmanlık yaptığım firmalardan gözlemliyorum.

Ama burada kritik bir ayrım var: ekonomik zorluğun yarattığı ödeme güçlüğü ile ödemeyi kasıtlı olarak erteleme alışkanlığı. İkincisi, birincisinin arkasına sığınarak kendini meşrulaştırıyor. "Kriz var" cümlesi, zamanla bir muafiyet kalıbına dönüştü.

İşveren için ücret ertelemesi düşük maliyetli bir finansman aracıdır. İşçi, farkında olmadan patronuna faizsiz kredi kullandırıyor. Bu ilişki eşitsizdir ve tek taraflıdır. İşçi borcunu ödemese hukuki yaptırımla karşılaşır; işveren ücret ödemese çoğunlukla zaman kazanır.

Ücret ödenmeme krizinin bir de görünmez ekonomisi var. İşçi maaşını alamayınca borçlanır, borcu faiz doğurur, faizi ödemek için bir sonraki maaşı daha önem kazanır. Bu kısır döngü, özellikle mevsimlik işçilerde, taşeron çalışanlarda ve kayıt dışı istihdamda defalarca gözlemledim. Sistem bu insanları kronik bir borç içinde tutuyor ve bu borç, her türlü direniş kapasitesini törpülüyor.

Ekonomik Kriz İşçiyi İki Kat Vuruyor

Bir de şu var: yüksek enflasyon dönemlerinde ücret ödenmemesi, basit bir gecikme değildir. Bir ay geç ödenen maaş, reel olarak daha az satın alma gücü demektir. İşçi hem ücretini alamaz hem de aldığında değer kaybetmiş olarak alır. Çifte kayıp.

Bu tabloyu göz önünde bulundurduğumuzda, Osmaniye'deki işçilerin tepkisi anlamsız ya da aşırı değildir. Aksine, mantıklı bir uç noktadır. Uzun süredir biriken öfkenin, tükenmiş sabrın ve işlevsiz kanalların yarattığı tıkanıklığın bir dışavurumudur. İşçiler bunu zaten biliyor; seslerini duyurmanın tek yolunun kamera çekmesine değer bir görüntü oluşturmak olduğunu öğrendiler.

Burada medyanın da rolü var. Standart bir iş kazası haberi birkaç satır, bir şikâyet dilekçesi sıfır satır. Dört işçi direğe çıkınca haber oldu. Yani bu insanlar, görünür olmak için can riskini hesaplamak zorunda kaldı. Bu vahim bir durumdur.

Zemindeki Sorun

Direğin tepesinde olan biteni çok uzun konuştuk, ama asıl sormamız gereken şu: Bu insanlar neden oraya çıktı?

Cevap, bir aylık ödenmemiş maaşın çok ötesinde. Yıllarca işleyen bir sistemin yarattığı güvensizlik, şikâyet mekanizmalarına olan inançsızlık, ekonomik krizin işçi üzerindeki orantısız yükü ve görünür olmak için sıra dışı bir eylem yapmak zorunda kalma mecburiyeti. Bunların hepsi aynı anda birikiyor.

4857 sayılı İş Kanunu, ücretin güvencesini yazıya dökmüştür. Güzel bir metin. Ama metnin hayata geçmesi için denetim mekanizmasının gerçekten bağımsız çalışması, şikâyet eden işçinin korunması, yaptırımların caydırıcı olması gerekiyor. Bunlar olmadığında, kâğıt kâğıt kalır.

İşçi hakları meselesi Türkiye'de soyut bir tartışma konusu olmaya devam ettiği sürece, Osmaniye'de yaşanan sahne başka beldelerde, başka direklerde yeniden sahnelenir. Bu bir kaza değil, bir sistem arızasıdır. Arıza, direğin tepesinde değil; maaşı zamanında ödememeyi mümkün kılan, şikâyeti sonuçsuz bırakan, işçiyi görünmez eden yapının içindedir.

Orada, zeminde.

Kaynaklar

Sıkça sorulanlar

İş Kanunu işçileri korumasa mı?

İş Kanunu 32. maddesi ücretin aylık ödenmesini, 34. maddesi de ödemeyen işverene karşı çalışmayı bırakma hakkını öngörüyor. Ancak yazılı haklara rağmen, işçiler şikâyet etmekten çekiniyorlar çünkü bunun sonucunda işten çıkarılma riski yaşıyorlar.

Neden resmi şikâyet kanalları işe yaramıyor?

Bakanlığa şikâyet eden işçiler işten çıkarılma, sendikaya gidenlerse fabrika kapanması tehditleriyle karşılaşıyor. Şikâyet süreci uzun zaman alırken işçinin kiracısı, elektrik şirketi zaman tanımıyor. Küçük işyerlerinde ve kayıt dışı sektörlerde bu risk daha da yüksek.

Ekonomik kriz ücret ödenmemesini haklı kılıyor mu?

Ekonomik zorluğun yarattığı ödeme güçlüğü gerçek olsa da, bunun arkasına sığınarak kasıtlı ertelemeyi meşrulaştırmak farklı bir meseledir. Kriz, işverene ücret erteleme alışkanlığı için muafiyet sağlamalı değildir.

Direğe çıkmak neden işçilerin biricik seçeneği oluyor?

İşçiler standart şikâyet mekanizmalarının işlemediğini yaşamsal olarak biliyorlar. Seslerini duyurmak için media tarafından görülecek bir görüntü oluşturmak zorunda kalıyorlar; bu da can riskini göze almayı gerektiriyor.

Sorunu çözmek için ne gerekiyor?

Denetim mekanizmalarının gerçekten bağımsız çalışması, şikâyet eden işçinin korunması, yaptırımların caydırıcı olması ve bu kurumsal değişikliklerin hayata geçmesi gerekmektedir. Şu an kâğıt üstündeki haklar pratik hayatta hiçbir koruma sağlamıyor.

Etiketler

Ercan Demir

Yazar

Ercan Demir

İş güvenliği mühendisi ve işçi hakları yazarı. 25 yılı aşkın fabrika ve inşaat alanında çalışan Ercan Demir, teknik bilgi ile işçi deneyimlerini birleştirerek endüstriyel güvenlik ve işçi sağlığı konularında yazıyor.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş

KROP Bültenler

KROP Gündem ile haftana başla.

Haftanın gündemi: haberler, analizler, KROP editörlerinin notu. Her Cumartesi sabahı. Tek tıkla bırakırsın, KVKK uyumludur.

Haftalık · 09:00 · 2 abone · Tek tıkla bırakırsın