İçeriğe geç

Ekim 1962: On üç günde dünyanın nükleer eşikten dönüşü

Küba Krizi'nin on üç günü; iki süper gücün yazışmaları, gizli pazarlıklar ve tek bir subayın ret oyuyla insanlığın kurtuluşu.

İçindekiler
Sesli okuma0:00 / —:—
Berlin Duvarı'ndaki ünlü öpüşme sahnesi mural, iki erkek yüzünü tasvir ediyor.

27 Ekim 1962. Bazı tarihler takvimde bir satır değil, insanlık tarihinin içinden geçtiği bir eşiktir. O günün arşivlerini açıp okuyunca belgelerin dilini ciddiye alanlar için garip bir ürperti belirir: dünyanın iki büyük askeri gücünün nükleer silah kapasitesi, birbirine o denli yaklaşmıştır ki aradaki mesafeyi milimetrelerle ölçmek bile abartı sayılmaz. Bu bir kurgu değil, sert gerçeklerden oluşan tarih. Ve bu gerçek, üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ tam anlamıyla kavranılabilmiş değil.

Küba Krizi denilince çoğunun zihninde Kennedy ile Kruşçev arasında oynanan diplomatik bir satranç partisi canlanır. Oysa o on üç günün içinde sadece devlet başkanları değil, tek bir denizaltı subayı da tarihin akışını belirledi. Bunu birazdan, gereği gibi ele alacağım. Ama fitil nerede ve nasıl ateşlendi, oradan başlamak doğru olur.

Bir keşfin yarattığı sarsıntı

Ekim 1962'nin ilk haftasında ABD istihbaratı, Küba topraklarında Sovyet yapımı balistik füze üslerinin inşa edildiğini saptadı. Bu keşif Washington'da tam bir deprem etkisi bıraktı; zira söz konusu konuşlanma, ABD'nin büyük kentlerini birkaç dakika içinde vurabilecek bir kapasiteye işaret ediyordu.

Kennedy'nin ilk tepkisi askeri bir hava saldırısı başlatmak yönündeydi ve danışmanlarının önemli bir kısmı bu tutumu destekliyordu. Ne var ki üst düzey askeri ve sivil yetkililerden oluşan, ExComm olarak bilinen danışma kurulu seçenekleri tartarken farklı bir yol önerdi: deniz ablukası. Resmi söylemde bu eylem "karantina" adıyla anıldı, çünkü uluslararası hukukta abluka doğrudan bir savaş eylemi sayılırdı. Kelimenin bu biçimde seçilmesi bile ne kadar hassas bir denge üzerinde yürüdüklerini açıkça ortaya koyuyor.

Kennedy, 22 Ekim'de televizyon önüne geçerek Amerikan halkına Küba'daki füze üslerini resmen açıkladığında, dünyanın nefesini tuttuğu an da başlamış oldu.

On üç günün katmanları

Bu krizin derinliğini kavrayabilmek için yalnızca iki lider arasındaki yazışmalara bakmak yeterli değil. Her iki tarafın kendi iç çatlaklarına, o susturulan seslere de eğilmek gerekiyor. Washington'da bazı generaller hava saldırısı için açıkça sabırsızlanırken Moskova'da Kruşçev'in çevresindeki bazı isimler geri adım atmayı doğrudan zaaf olarak okuyordu.

Kennedy ile Kruşçev arasındaki yazışmalar bu süreçte hem resmi hem de gayri resmi kanallardan ilerledi. Kruşçev'in 26 Ekim'de gönderdiği mektupta belirgin bir uzlaşma işareti vardı: Sovyetler füzeleri çekerse ABD Küba'yı işgal etmeyecekti. Ancak bir sonraki gün gelen ikinci mektupta tablo karmaşıklaştı; bu kez Türkiye'deki NATO füzelerinin de kaldırılması talep edildi. Kennedy yönetimi iki mektubu eş zamanlı yanıtlamak yerine tuhaf ama etkili bir taktik benimsedi: Birinci mektuba yanıt verir gibi davrandı, ikincisini görmezden geldi. Türkiye meselesi ise masanın altında, gizlice yürütülen bir pazarlıkla çözüldü; buna ayrıca döneceğim.

Deniz ablukası boyunca Sovyet gemileri Küba'ya doğru ilerledi, durdu, geri döndü. Her gemi hareketi Washington'da saatlerce analiz edildi. Kara kuvvetleri alarma geçirilmişti. B-52 bombardıman uçakları nükleer yükleriyle birlikte havalanmış, rotalarında bekliyordu. Durum o denli gergin bir hal almıştı ki herhangi bir teknik arıza, yanlış yorumlanan bir radar görüntüsü ya da yorgun bir subayın ani kararı kıvılcımı çakmaya yetebilirdi.

En karanlık dakikalar: B-59'un içinde

27 Ekim 1962. İşte tam o gün.

Küba açıklarında, ABD deniz kuvvetlerine ait savaş gemileri Sovyet denizaltısı B-59'u derinlikten yüzeye çıkmaya zorlamak için eğitim derinlik bombası attı. B-59'un içindekiler bunu gerçek bir saldırı olarak yorumladı. İletişim kesilmişti, denizaltı uzun süredir derinlikte manevra yapmaktaydı, mürettebat yorgunluktan bitap düşmüştü. Kaptan ve siyasi subay nükleer torpido kullanımı için onay verdi.

O torpido atılsaydı ABD savaş gemilerini vurabilir, bu da neredeyse kesin biçimde topyekün nükleer bir çatışmayı tetiklerdi. Denizaltıdaki prosedür, nükleer silah kullanımı için üç subayın onayını zorunlu kılıyordu. İki subay onayladı. Üçüncüsü, Filo Komutanı Vasili Arkhipov, reddetti.

Arkhipov ret oyu kullandı. Bundan sonrası tarih. Ama bu isim, çoğu tarih kitabında hak ettiği sayfayı bir türlü bulamadı. Oysa tek bir insanın bireysel kararının bir uygarlığı kurtardığı an varsa bu tam olarak o andır. Sonraki yıllarda gizliliği kaldırılan Sovyet belgelerine ve Küba Krizi'nde hayatta kalanların tanıklıklarına dayanılarak bu olay gün yüzüne çıktı. Ve her okuduğumda aynı ürperti içimde yeniden dolanıyor.

Masanın altındaki anlaşma

Peki taraflar nasıl uzlaştı? Kamuoyuna aktarılan versiyonda Sovyetler Küba'daki füzelerini çekti, ABD de Küba'ya saldırmayacağına söz verdi. Kruşçev bunu bir zafer olarak değil ama en azından saygın bir çıkış olarak iç kamuoyuna sunabildi.

Kamuoyuna söylenmeyen kısım ise şuydu: ABD, Türkiye'deki Jupiter füzelerini birkaç ay içinde sessiz sedasız geri çekti. Bu füzeler zaten teknolojik olarak güncelliğini yitirmiş silahlardı ama sembolik ağırlıkları büyüktü. Kennedy yönetimi bu kararın duyurulmamasını şart koştu çünkü NATO müttefiklerine karşı müzakere yapmış gibi görünmekten kaçınmak istiyordu.

Bu ayrıntı, krizin çözümünün ne kadar çok katmanlı olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Diplomatik başarı çoğu zaman görünür manevralardan değil, arka kapı kanallarından ve karşılıklı yüz kurtarma operasyonlarından beslenir. Küba Krizi, bu gerçeği son derece çıplak biçimde gözler önüne serdi.

Krizin bıraktığı iz

Küba Krizi, uluslararası ilişkiler literatüründe tarihi bir olay olmakla birlikte, bir model olarak inceleniyor. Çünkü bu kriz, nükleer çağda iki rakip gücün nasıl iletişim kurabileceğine, nasıl geri adım atabileceğine dair bir referans bıraktı.

Krizin hemen ardından iki ülke arasında doğrudan bir iletişim hattı kuruldu. "Kırmızı telefon" efsanesi de buradan beslendi. Gerçekte bu hat, sinema filmlerindeki kurgudan çok daha sıradan bir teknolojiye dayanıyordu ama anlamı tartışılmazdı: İki lider, bir dahaki sefer bir aracı olmaksızın konuşabilmeliydi.

Nükleer caydırıcılık teorisi de bu krizden sonra yeniden biçimlendi. Karşılıklı güvenceli imha, yani iki tarafın da birbirini yok edebilecek kapasiteye sahip olmasının paradoks biçimde barışı koruduğu fikri, akademik çevrelerde çok daha ciddiye alınmaya başladı. Küba Krizi, bu teorinin gerçek dünyada sınandığı an oldu.

Kriz yönetimi açısından da bir dönüm noktasıydı bu on üç gün. Askeri hiyerarşilerin baskısına karşın diplomatik kanalları açık tutmak, seçenekleri daraltmamak, karşı tarafı köşeye sıkıştırmamak. Bu dersler, o günlerden çıkarıldı ve sonraki krizlerde müzakere protokollerine yansıdı.

Ama belki de en kalıcı ders şu: Tarih; sadece liderlerin değil, o tek denizaltı subayının kararıyla da yazılabilir. Sistemler çöktüğünde, protokoller yetersiz kaldığında, tek bir insanın aklıselimi devreye girebilir.

Vasili Arkhipov'u düşünüyorum zaman zaman. O gün o torpidoyu onaylamış olsaydı bugün burada bu satırları yazan kim olurdu? Okuyacak biri kalır mıydı?

Tarihin en kritik anları, çoğu kez ders kitaplarında en az yer bulanlar oluyor. Küba Krizi'nin tam ortasında duran bu adam gibi. Çünkü unutulan dersler tekrar öğrenilmek zorunda kalınabilir. Ve ikinci kez bu kadar şanslı olmayabiliriz.

Kaynakça:

  • history.com

Sıkça sorulanlar

Vasili Arkhipov kimdir ve neden bu kadar önemlidir?

Vasili Arkhipov, Küba Krizi'nin en kritik anında Sovyet denizaltısı B-59'da görevli bir Filo Komutanıdır. Nükleer torpido atışı için gerekli üç subaydan biri olarak, diğer iki subay onay verdiğinde tek başına bu silahın atılmasını reddetmiş ve böylece potansiyel bir nükleer savaşı önlemiştir.

27 Ekim 1962'de B-59'de neler yaşandı?

ABD deniz kuvvetleri Sovyet denizaltısı B-59'u yüzeye çıkarmak için eğitim derinlik bombası attı. Denizaltının mürettebatı bunu gerçek bir saldırı olarak değerlendirip nükleer torpido atışı için karar verdi; kaptan ve siyasi subay onay verirken, Filo Komutanı Arkhipov bu kararı veto ederek bir nükleer çatışmayı engelledi.

Küba Krizi nasıl sona erdi?

Kamuoyuna sunulan versiyonda Sovyetler Küba'daki füzelerini çektiler ve ABD işgal etmeyeceğine söz verdi. Gizli olarak tutulan kısımsa, ABD'nin Türkiye'deki Jupiter füzelerini sessizce geri çekmiş olmasıdır ve bu anlaşma kamuoyunda duyurulmamıştır.

Krizin ardından neler değişti?

ABD ve Sovyetler arasında doğrudan iletişim hattı (Kırmızı Telefon) kuruldu, nükleer caydırıcılık teorisi yeniden biçimlendi ve kriz yönetimi protokollerinde diplomatik kanalları açık tutma ilkesi kabul gördü.

Etiketler

Mustafa Sakalsız

Yazar

Mustafa Sakalsız

Osmanlı devlet tarihi, arkeoloji, eski medeniyetler ve paleontoloji alanlarında kırk yıllık meraklı ve tarih okuma üstadı araştırmacı.

Tüm yazıları

Bu makaleyi nasıl buldun?

Paylaş