41 Yılın Rekoru Kırıldı, İstanbul Bir Kez Daha Hazırlıksız Yakalandı
15 Ekim 2026'da İstanbul'da 41 yıllık yağış rekoru kırıldı; iki kişi yaşamını yitirdi, şehir altyapısının kırılganlığı bir kez daha gözler önüne serildi.
İçindekiler

15 Ekim 2026 sabahı İstanbul'da 41 yıldır kırılamamış bir yağış rekoru yerle bir oldu. Fatih'te bir, Sarıyer'de bir olmak üzere iki kişi yaşamını yitirdi. Ekipler 2 bin 518 ihbara müdahale etti; yüzlerce ev ve iş yeri su altında kaldı, araçlar sel sularına kapıldı. Tablonun tamamını görmek gerekirse, bu yalnızca olağandışı bir hava olayı değildi. Onlarca yıldır birikmiş kentsel ihmalin ve iklim politikasındaki boşlukların faturası, bu kez de yurttaşların kapısına dayandı.
Rakamların soğuk dili bile olayın ağırlığını tam anlatmaya yetmiyor. Yirmi dört saatin altında bir sürede kırılan 41 yıllık rekor, şunu açıkça ortaya koyuyor: İstanbul, iklimsel eşiklerin hızla yeniden tanımlandığı bir dönemin içindedir ve bu yeniden tanımlanma süreci beklenen hızın çok üzerinde işlemektedir. Bu konuda yapılan çalışmalar gösteriyor ki, Akdeniz havzasındaki ekstrem yağış olaylarının sıklığı ve şiddeti son on yılda belirgin biçimde artmaktadır. İstanbul, hem coğrafi konumu hem de hızlı kentleşme geçmişi nedeniyle bu eğilimin en yoğun hissedildiği şehirlerin başında gelmektedir.
Altyapı Değil, Olağandışı Yağış mı?
Şehrin yollarının göle dönmesi, araçların akıntıyla sürüklenmesi, yüzlerce konut ve iş yerinin su basması; bunlar bir sel baskınının olağan görüntüleri gibi sunuldu kamuoyuna. Oysa bu görüntülerin arkasındaki teknik gerçeklik farklı bir soru soruyor: Mevcut yağmursuyu altyapısı, bu ölçekteki bir sağanakla başa çıkacak kapasiteye ne zamandır sahip değildi?
Kentsel drenaj sistemleri, belirli bir yağış yoğunluğu eşiği gözetilerek tasarlanır. Bu eşiğin aşılması durumunda sistemin yetersiz kalması teknik açıdan beklenen bir sonuçtur; bu gerçeği kabul etmek gerekmektedir. Ancak asıl sorun şu: O eşiğin kendisi ne zaman belirlenmiştir ve o tarihten bu yana iklimsel parametreler ne ölçüde değişmiştir? Yıllarca saha çalışmalarından öğrendim ki, pek çok şehir, onlarca yıl önceki iklim verileriyle tasarlanmış altyapısını güncelleme zahmetine girmeden, kapasiteyi çok aşan yapılaşmaya izin vermeyi sürdürür. İstanbul bu konuda maalesef çarpıcı bir örnek olmaya devam etmektedir.
2 bin 518 ihbar rakamı, sistemin ne denli yaygın biçimde çöktüğünü gösteren somut bir gösterge olarak okunmalıdır. Bu sayı, birkaç kritik noktada yaşanan bir su baskınının değil, şehrin geneline yayılmış, çok odaklı bir altyapı başarısızlığının sayısıdır. Acil yardım ekiplerinin bu yükü kaldırmaya çalışması ise ayrı bir soru doğuruyor: Koordinasyon nasıl sağlandı ve önceliklendirme neye göre yapıldı?
Ayazağa: Bir Koordinasyon Testi
Ayazağa'da mahsur kalan 200 kişinin kurtarılması, operasyonun başarılı boyutunu oluşturuyor, bunu teslim etmek gerekir. Ne var ki bu başarı, aynı zamanda acil müdahale kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne seriyor. 200 kişinin tek bir noktada mahsur kalması, kentsel bölgelerde tahliye yollarının ve toplanma alanlarının yeterince planlanmadığına dair ciddi bir soru işareti bırakıyor.
Afet yönetimi literatüründe "kapasiteyi aşan talep" kavramı, bölgesel koordinasyon mekanizmalarının ne kadar kritik olduğunu çok net ortaya koyar. Şiddetli bir sağanak sırasında 2 bin 518 ayrı ihbarı eş zamanlı karşılamaya çalışan bir sistemin, Ayazağa gibi yüzlerce kişilik bir noktaya gerekli ağırlığı vermekte güçlük çekmiş olabileceği öngörülebilir bir durumdur. Ayrıca bu tür kalabalık mahsur kalma vakalarının büyük bölümü, önceden hazırlanmış tahliye planlarının yokluğuyla ya da bu planların güncellenmemesiyle doğrudan bağlantılıdır.
Bilim ve politika çoğu zaman farklı dillerde konuşur; ama bu noktada söylenecekler hem bilimsel hem de idari açıdan aynı kapıya çıkıyor: Mahalle ölçeğinde, güncel iklim projeksiyonlarına dayalı, periyodik olarak test edilmiş tahliye senaryoları olmadan bu tür olayların yönetilmesi giderek daha maliyetli hale gelecektir.
Sağanak Bitti, Asıl Risk Başladı
Sağanağın sabaha karşı yatışmasının ardından uzmanların dile getirdiği heyelan uyarısı, kamuoyunun dikkatini çekmeye başlamadan önce gündem değişmeye başlamıştı bile. Oysa bu uyarı, olayın belki de en kritik boyutuna işaret ediyordu.
Toprağın suya doyması, yamaçlardaki ve dere yataklarına yakın bölgelerdeki jeolojik dengeyi doğrudan bozar. Sağanakla birlikte yüzeye çıkan su, zemin içindeki boşluklara sızdıkça, toprak katmanları arasındaki sürtünme kuvveti azalır ve eğimli arazilerde hareketlenme riski artar. Bu süreç, yağışın durmasından saatler hatta günler sonra da aktif olabilir. Dolayısıyla sağanak haberini takip eden bir izleyicinin, "yağmur geçti, tehlike bitti" yanılsamasına kapılması anlaşılır ama son derece risklidir.
İstanbul'un topografyası bu riski özellikle anlamlı kılıyor. Kuzey kesimler başta olmak üzere pek çok yamaç, geçirgen olmayan yüzey kaplamalarının altında zaten zorlanmış zemin koşullarını barındırmaktadır. Üstelik bu yamaçların bir kısmında yapılaşma, jeolojik risk haritalarının işaret ettiği bölgelere kadar ulaşmıştır. Gerçekler bazen rahatsız edici olmakla beraber, bu yapılaşma sürecinin nasıl onaylandığı sorusu, her büyük sağanak sonrasında yeniden sorulması gereken soruların başında gelmektedir.
Defalarca Aynı Fatura
İstanbul, bu türden sağanaklarla ilk kez yüzleşmiyor. Yüzyılın başından bu yana kentte birden fazla büyük su baskını yaşandı; her birinin ardından altyapı yetersizlikleri, dere ıslahı eksiklikleri ve kentsel yayılmanın yarattığı drenaj sorunları uzun uzun tartışıldı. Tartışmaların bir bölümü raporlara döküldü, bir bölümü basın açıklamalarında kaldı.
Aynı sorunun defalarca aynı sonucu üretmesi, artık bir teknik arıza olarak değil yapısal bir tercih olarak okunmalıdır. Yağmur suyu altyapısının güncellenmesi, dere yataklarının arındırılması, riskli yamaçlardaki yapılaşmanın durdurulması ve mahalle ölçeğinde tahliye planlarının oluşturulması; bunların her biri uzun süredir bilinen, teknik açıdan tarif edilmiş adımlardır. Eksik olan, bu adımları "olağanüstü hal" dönemlerinin ötesine taşıyacak siyasi ve idari irade ile yeterli bütçe aktarımıdır.
İklim değişikliğinin Türkiye üzerindeki etkileri artık projeksiyon olmaktan çıkıp gözlemlenebilir olaylar silsilesine dönüşmüş durumdadır. 41 yıllık rekorların kırılması bu silsilenin bir parçasıdır; önümüzdeki yıllarda benzer eşiklerin aşılmaya devam edeceğini öngörmek için uç bir senaryoya ihtiyaç yoktur. Çünkü bu konuda yapılan çalışmalar gösteriyor ki, Marmara Bölgesi üzerindeki yağış rejimindeki değişim tek yönlüdür ve bu değişimin hızı, önlem alma pencerelerini daraltan bir ivmeyle ilerlemektedir.
Söylemin Sınırı
"Olağandışı hava olayı" söylemi, bir afet sonrasında idari sorumluluğu dağıtmanın en işlevsel araçlarından biridir. Olay gerçekten olağandışıysa, önlem almanın mümkün olmadığı ima edilir; böylece hesap sorulabilirlik zayıflar. Oysa iklim bilimi tam tersini söylemektedir: Bugün "olağandışı" olarak tanımlanan olaylar, on yıl içinde olağan frekansa yerleşebilir. Bu durumda "olağandışılık" gerekçesi, önlem almanın değil geciktirmenin gerekçesine dönüşmüş olur.
İstanbul gibi 16 milyonu aşkın nüfusun yaşadığı, aynı zamanda yüksek deprem riski ve değişen iklim koşullarıyla kuşatılmış bir kentin, salt reaktif bir afet yönetimi anlayışıyla idare edilmesi artık kabul edilemez bir lüks haline gelmiştir. Kentsel dirençlilik, yalnızca sel tünelleri ve dere yatakları meselesinden ibaret değildir; erken uyarı sistemlerini, mahalle düzeyinde farkındalık eğitimlerini, riskli yapı stoğunun dönüştürülmesini ve iklim projeksiyonlarına dayalı şehircilik kararlarını birlikte kapsamaktadır.
15 Ekim 2026'nın bıraktığı fatura, yalnızca hasar tespiti ve onarım maliyetleriyle kapatılamaz. Bu tarihin kalıcı olarak öğrettiği şey şudur: Hazırlıksızlığın da bir bedeli vardır ve bu bedeli, her seferinde en ağır biçimde, zaten en kırılgan konumda olanlar ödemiştir. Bundan sonrası için sormamız gereken soru artık "bu kadar yağış bekliyor muyduk?" değil, "bu kadar yağış geldiğinde ne yapacağımızı biliyormuyuz ve şehri buna göre mi kuruyoruz?" olmalıdır.
Kaynaklar
Sıkça sorulanlar
Neden İstanbul bu kadar yağışla hazırlıksız yakalandı?
Şehrin yağmursuyu altyapısı onlarca yıl önceki iklim verilerine göre tasarlanmış olup güncellenmiştir. Aynı zamanda kentsel yayılma drenaj kapasitesini aşmıştır. Bu durum, teknik yetersizlik kadar idari ve siyasi tercih olarak değerlendirilmelidir.
41 yıllık rekor ne anlama geliyor?
Bu rekor, Akdeniz havzasında ekstrem yağış olaylarının sıklığı ve şiddetinin son on yılda belirgin biçimde arttığını göstermektedir. İstanbul, coğrafi konumu ve hızlı kentleşmesi nedeniyle bu eğilimin en çok etkilendiği şehirlerdir.
Ayazağa'da mahsur kalanlar neden kurtarılmakta güçlük çekti?
Eş zamanlı olarak karşılanması gereken 2 bin 518 ihbar, sistemin kapasitesini aşmış ve koordinasyon mekanizmalarını test etmiştir. Ayrıca o bölgede önceden hazırlanmış tahliye planlarının eksikliği sorun yaratmıştır.
Sağanak geçtikten sonra tehlike bitiyor mu?
Hayır, yoğun yağış sonrasında toprağın suya doyması jeolojik dengeyi bozar ve heyelan riskini saatler hatta günler sonra da aktif tutabilir. İstanbul'un yamaçlı topografyası bu riski özellikle anlamlı kılmaktadır.
Bundan sonra ne yapılmalı?
Yağmur suyu altyapısı güncellenmeli, dere yatakları arındırılmalı, riskli yamaçlardaki yapılaşma durdurulmalı ve mahalle ölçeğinde tahliye senaryoları hazırlanmalıdır. Genel olarak, iklim projeksiyonlarına dayalı bir kentsel dirençlilik stratejisi gereklidir.
Jeoloji ve çevre yazarı. Doğal afetler, yer bilimleri ve çevre sorunları üzerine kapsamlı araştırma ve yazılarla tanınan İdil Elmacı, karmaşık bilimsel konuları erişilebilir bir dille okuyucularına aktarır.
Bu makaleyi nasıl buldun?


