Mutsuz Ama Birlikte: Ekonomik Baskı Ayrılmak İsteyenleri Aynı Çatı Altında Tutuyor
Boşanma süreleri uzuyor ama nedeni mutlu evlilikler değil. Ekonomik zorunluluk, ayrılmak isteyen çiftleri aynı evde tutmaya devam ediyor.
İçindekiler

İngiltere ve Galler'den 2025 yılına ait bir istatistik geldi geçenlerde. Ulusal İstatistik Ofisi'nin (ONS) açıkladığı verilere göre, geçen yıl boşanmayla sonuçlanan evliliklerin ortalama süresi 13 yıla ulaşmış. Bu, kayıtların tutulmaya başlandığı 1963'ten bu yana görülen en yüksek değer. Karşılaştırma için: aynı rakam 1985'te, yani tarihi en düşük seviyede, 8,9 yıldı. Tek başına bile dikkat çekici bir uzama. Ama asıl mesele, bu tablonun arkasında ne olduğu.
Boşanma avukatları bu eğilimi yorumlarken doğrudan yaşam krizine işaret etti. Ayrılmaya karar vermiş çiftlerin, ekonomik koşulları hesaba kattıklarında bu kararı pratikte hayata geçiremediklerini aktarıyorlar. Giderek daha fazla çiftin hukuki süreci askıya aldığı ya da tamamen ertelediği bildiriliyor. Boşanmak isteyen ama bunu maddi olarak karşılayamayan ya da ardından gelen ekonomik yükü taşıyamayacağını hesaplayan eşler, ortak çatı altında yaşamayı sürdürmeyi tercih ediyor. Bu tercih çoğu zaman tercih değil, mecburiyet.
Boşanmak Artık Lüks mü?
Evlilik kurumunu çoğunlukla duygusal bir bağ olarak tanımlarız. Sevgi, sadakat, ortak bir yaşam tasarımı. Oysa boşanma pratiğe gelince, konu kaçınılmaz biçimde ekonomiye dönüşüyor: ortak mülkün paylaşımı, hukuki masraflar, iki ayrı hanenin giderleri, çocuk nafakası düzenlemeleri. Tek gelirle iki ayrı evi sürdürmek, özellikle yüksek kira baskısı altındaki kentlerde neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Londra ya da Manchester'da ayrı yaşamayı göze almak, pek çok orta gelirli çift için hesabı tutmayan bir denklem.
Bu konuda yapılan çalışmalar ve avukatların aktardıkları, ayrılık kararını vermiş ama henüz hukuki süreci başlatmamış çiftlerin sayısında kayda değer bir artışa işaret ediyor. Bunların önemli bir bölümü için mesele ilişkinin çökmesi değil, ekonominin çökmesi. Duygusal olarak bitmiş bir evlilik, mali açıdan henüz çözülmemiş durumda yaşamaya devam ediyor. Daha açık söylemek gerekirse: bazı evlilikler fiilen sona ermiş, ama kâğıt üzerinde ve aynı çatı altında varlığını sürdürüyor.
Ekonomik sıkışıklık dönemlerinde bireysel kararların nasıl çarpıtıldığını, nasıl ertelendiğini ya da tamamen yön değiştirdiğini uzun yıllardır izliyorum. Neredeyse her seferinde benzer bir örüntü çıkıyor karşıma. Finansal baskı, bireyin öz iradesini sessiz sedasız törpüler. Boşanma kararlarındaki bu uzama da o örüntünün bir parçası.
Türkiye Bağlamı: Farklı Coğrafya, Benzer Baskı
İngiltere ve Galler'den gelen bu veriyi salt bir Avrupa meselesi olarak okumak yanıltıcı olur. Türkiye'nin kendi ekonomik gerçeklerine bakıldığında, benzer dinamiklerin farklı bir coğrafyada işlediğini görmek mümkün. Yıllardır yüksek seyreden enflasyon, daralan alım gücü, kiralar ve gıda fiyatlarındaki artış, hane ekonomisini en temel kararlar üzerinde belirleyici bir baskı unsuruna dönüştürmüş.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun yayımladığı boşanma istatistiklerinin yakından izlenmesi bile, ekonomik kriz dönemlerinde bu eğilimlerin nasıl şekillendiğine dair ipuçları sunabilir. Bu verilerin yaşam maliyeti göstergeleriyle birlikte sistematik biçimde analiz edilmesi, politika yapıcılar için kritik bir bilgi kaynağı oluşturabilir. Ama bunun ayrı bir tartışma olduğunu da not etmek gerekiyor.
Türkiye'de ayrılık kararını erteleyen ya da bu karardan vazgeçen çiftlerin durumu, birden fazla faktörü aynı anda barındırıyor. Konut piyasasının içinde bulunduğu tablo, ayrı bir ev tutmanın getireceği kira yükü, tek gelirle çocuk yetiştirmenin zorluğu ve toplumsal baskılar, bunların en belirginleri. Buna ek olarak, özellikle büyük şehirlerin dışında, aile bütünlüğünü koruma yönünde güçlü bir sosyal baskı mekanizması çalışıyor. Ekonomik zorunluluk ile bu sosyal baskı aynı yönde işlediğinde, bireysel özgürlük alanı ciddi biçimde daralıyor.
Görünmez Kriz: Mutsuz Ama Birlikte
Tablonun tamamını görmek için yalnızca boşanma istatistiklerine bakmak yetmiyor. Aslında bu çok da yadırganacak bir şey değil; rakamlar her zaman gerçeğin tam yüzünü göstermiyor. Boşanma rakamları düşüyor ya da evlilik süresi uzuyorsa, bunun ardında mutlu çiftler olmayabilir.
Mutsuz ama ayrılamayan çiftlerin ev içi dinamikleri, her şeyden önce bireylerin ruh sağlığını etkiliyor. Çatışmalı ya da duygusal açıdan tükenmiş bir ortamda büyüyen çocukların etkilenme biçimi ise bu tablonun belki de en görünmez maliyeti. Birlikte yaşamanın kâğıt üzerinde sürdüğü ama ilişkinin fiilen çöktüğü hanelerde, stres, tükenmişlik ve çocukların bu atmosfere maruziyeti uzun vadede ciddi toplumsal izler bırakabiliyor.
Bunun ardında genellikle şu var: ekonomik kriz dönemlerinde aile içi şiddet vakaları, ruh sağlığı sorunları ve madde kullanımı başta olmak üzere pek çok stres kaynaklı sorun artış eğilimi sergiliyor. Boşanma oranlarının düşmesi ya da evlilik sürelerinin uzaması, o zaman bu tablonun güvenilir bir göstergesi olmaktan çıkıyor. Aksine, görünen iyimser istatistiğin altında gizli bir krizi işaret ediyor olabilir.
Politikadan Gözden Kaçan Dolaylı Maliyetler
Yaşam krizi tartışmalarında gündem çoğunlukla gıda fiyatları, enerji maliyetleri, kira artışları ve işgücü piyasasındaki sonuçlar üzerinde yoğunlaşıyor. Bu odak anlaşılabilir, çünkü söz konusu sorunlar ani ve ölçülebilir. Ama ekonomik baskının aile kararları üzerindeki etkisi, bu doğrudan maliyetlerin çok daha uzağına uzanan dolaylı bir hasar biçimi. Ve politika yapıcıların radarına nadiren giriyor.
Bilim ve politika çoğu zaman farklı dillerde konuşur. Dolaylı ve gecikmiş etkiler, anlık göstergelerle yönetilen siyasi gündemlere pek sığmaz. Oysa boşanma kararlarını erteleyen ya da vazgeçen çiftlerin yarattığı birikim, ilerleyen yıllarda hem ruh sağlığı sistemine hem de sosyal hizmetlere yük oluşturabilir. Ev içi çatışmanın tırmandığı ortamlarda çocukların eğitimsel ve duygusal gelişiminde ortaya çıkan aksaklıklar, on yıllar sonra bile izlenebilir toplumsal maliyetlere dönüşebiliyor.
Bir de gözden kaçırılmaması gereken başka bir boyut var. Boşanmak isteyen ama bunu ekonomik olarak karşılayamayan bireyler, hukuki yardım sistemlerine erişemediğinde ya da bu sürecin maliyetini taşıyamadığında, savunmasız konumdaki eşler (özellikle ekonomik bağımsızlıktan yoksun kadınlar) mevcut durumu kabullenmek zorunda kalıyor. Bu tablo yalnızca bireysel bir trajedi değil, yapısal bir eşitsizliğin yansıması.
Rakamlara Sığmayan Gerçekler
İngiltere ve Galler'den gelen veriler, birbiriyle bağlantılı iki olguya aynı anda dikkat çekiyor. Birincisi, ekonomik koşulların aile kararları üzerindeki baskısı artık ölçülebilir istatistiksel bir iz bırakacak düzeye ulaşmış. İkincisi, evlilik ve boşanmayı salt duygusal ya da kültürel kararlar olarak ele alan yaklaşım, yaşam krizinin derinleştiği dönemlerde yetersiz kalıyor. Bu kararlar artık doğrudan ekonomik kısıtlamalar içinde şekilleniyor.
Türkiye başta olmak üzere benzer ekonomik baskıları yaşayan ülkelerde şu soruyu sormak, politika yapıcılar açısından hem zamanında hem de zorunlu: yaşam krizinin yalnızca cüzdanları değil, aile yapısını ve toplumsal dokuyu da yeniden biçimlendirdiği bir ortamda, bireysel refahı desteklemeye yönelik politikalar ne kadar bütünlüklü tasarlanıyor?
Bakın şöyle düşünelim: boşanma istatistiklerindeki bir değişim, demografik bir ayrıntıdan ibaret görünebilir. Ama arka planında çözülemeyen ilişkileri, sıkışmış bireyleri ve görünmez baskıları barındıran bu tablo, toplumsal dayanıklılığın gerçek sınav alanlarından biri. Politikanın bunu görmesi, kendi söylemini yalnızca "ekonomik büyüme" ile sınırlı tutmaktan vazgeçmesini gerektiriyor. Ekonomik büyümenin yan etkilerini sayan bir muhasebe olmadan, yaşam kalitesine ilişkin hiçbir iddia tam anlamıyla ayakta duramaz.
Sıkça sorulanlar
İngiltere'de evlilik süresi neden uzadı?
Evlilik süresi uzamadığı için arttı: boşanma kararı veren çiftler ekonomik nedenlerle bu kararı hayata geçiremediği için evliliğin fiilen çözüldüğü noktada bile hukuki olarak evli kalıyor, bu da boşanmayla sonuçlanan evliliklerin başlangıç tarihinden boşanma tarihine kadar olan ortama süresini uzatıyor.
Boşanma avukatları neler bildiriyor?
Boşanma avukatları, ayrılma kararı vermiş çiftlerin giderek daha fazla oranda hukuki süreci askıya aldığını ya da tamamen ertelediğini, bunun nedeninin ise ekonomik koşulların hesabı tutmaması olduğunu bildiriyor.
Türkiye'de bu durum ne kadar yaygın?
Makalede Türkiye'de kesin rakamlar verilmese de, yüksek enflasyon, daralan alım gücü, kira baskısı ve çocuk yetiştirme maliyetleri nedeniyle benzer dinamiklerin işlediği belirtiliyor; ayrıca sosyal ve aile bütünlüğü baskıları bu durumu daha da ağırlaştırıyor.
Bu durumun çocuklar üzerindeki etkileri nelerdir?
Çatışmalı ya da duygusal açıdan tükenmiş ortamlarda büyüyen çocuklar stres ve tükenmişliğe maruz kalırken, eğitimsel ve duygusal gelişimlerinde aksaklıklar oluşabiliyor; bu etkiler on yıllar sonra bile toplumsal maliyetlere dönüşebiliyor.
Neden politikacılar bu soruna yeterince dikkat etmiyor?
Boşanma kararlarını erteleyen çiftlerin yarattığı dolaylı ve gecikmiş etkiler, gıda ve enerji maliyetleri gibi ani ve ölçülebilir sorunlardan farklı olarak anlık siyasi gündemlere sığmıyor ve radarına nadiren giriyor.
Klinik psikolog ve davranış araştırmacısı. İnsan psikolojisini gündelik dille anlatmayı sevir.
Tüm yazılarıBu makaleyi nasıl buldun?


